21 May 2012

HAY REKLAMCI KADAR BAŞINIZA TAŞ DÜŞSÜN VEYA TÜRKİYE'DE REKLAM SORUNSALI..

  Televizyon izlemeyi severim ama siz bana ne kadar ukala, dümbelek, şımarık ve türevi sıfatı yapıştırırsanız yapıştırın, Türk kanallarını seyretmekten nefret ediyor ve mümkün olduğunca seyretmiyorum. Bir çeşit uydu alımcısımsı kurumla anlaşmalıyım, yabancı kanalları da izleyebiliyorum. Hiçbir faydalı programı bünyesinde barındırmayan -kişisel fikrim, çok afedersiniz bir çoğu mok gibi olan- bir sürü ağlak diziyi, arka arkaya dizmiş, kanallarla işim olmuyor, o kanallar da beni sevmiyor biliyorum, hedef kitleleri ben değilim çünkü..

Adamlar bir komedi dizisi yapalım dediler yok.... 12323784 yıldır çocukların hala duyamadığı angut bir dizi, amelelerin uzayda imtihanını işleyen ve Özge Ulusoy'un Oscarlık performansıyla bir Acem halısı hassasiyetiyle dokunmuş bir başka dizi var..Bunlardaki diyaloglar için,  Fatih camii umumi tuvaletlerinde yankılanan sesleri kayda alıp ekrana veriyorlar sanıyorum..o derece yani.... Bir tek Gülse Birsel isimli çok çalışkan ve yetenekli bir hanımın yaptığı bir dizi ilgiyi ve alakayı hak ediyor.

 Neyse  bu haldeyken bile ister istemez kanallar arasında gezerken, gazeteleri okurken çeşitli reklamlara rastlıyorum. Bazısı hoşuma gidiyor, hedefi tam 12den vurmuş diyorum, hatta ileri gidiyorum, artık bu iş bizde de çok iyi yapılıyor diyorum, sonra arka arkaya 2-3 reklam izliyorum ve içimde yaşam sevinci adına ne kalmışsa, hepsi gaz ve toz bulutu olup dağılıyor..

 Hangi reklamlar derseniz, benim çöküşümün başlangıcı olan bir iki reklam, var buraya onları yazacağım çünkü yaz yaz bitmez...

Menümüz şöyle;

 Başlangıç olarak, Bizleri, muhteşem bir yaşamın bizi beklediğine,  kuşların ve pırıldayan güneşin, mavi bulutların süzüldüğü gökyüzünden hiç eksilmediğine inandırmaya çalışan, hep koşan çocukların neşeyle kahkaha attıkları, konut projesi carpaccio tabakları var. Egenin zeytin dalları ve cumbalarının süslediği, hayatın muhteşem olduğu iddia edilen bu konut projesi reklamlarından nefret ediyorum. Gerçekte Şangay toplu konutlarını andıran bu iğrenç beton yığınları, blokların normalde asla izin verilmemesi gereken bir sıklıkta  dipdibe dikildiği yerler. Yeşillik yerine, binaların gölgelerinden dolayı güneş göremeyen minik toprakımsı alanlar var.  İsmi örneğin "güllü bahçe" ise girişinde bir tane içi geçmiş gül ağacının dikilmesi ile reklamlarda, açan ve uçuşan güllerin kullanılmasına bilet kesilmiş oluyor. Bence bu siteler  -sözde o reklamlarda koşan çocukların, gerçekte bu güneş görmeyen hıyar yeşilimsi alanları sadece 4 adımla turlayabiliyor olmalarından dolayı, loopa sarıp delirmiş gibi kendi eksenleri etrafında döndükleri-   yeryüzünde cennet değil ama pekala cehennem namzeti olabilecek, sevimsiz yerler...
 
 İçecek olarak, kolalardan birini ve onun reklamlarından bahsedeceğim..Bir anne deliler gibi sofra düzmüş sofrada yok yok. Çocuk no:1 bir yemeği beğeniyor, çocuk no:2 başka bir yemek güzel diyor, koca olacak kalas eline sağlık tandansında bir iki laf geveliyor, sonra kola geliyor, masada nasıl bir coşku nasıl bir tezahürat..Len nankörler, kadın ne yemekler yapmış, bir kuru "sağol annecim, karıcım eline sağlık" ama götü moklu kolaya davullu zurnalı tezahürat...Yemin ederim, ben o kadın olsam, o masayı yakarım...

 Ana yemek olarak, bir Ceptelefonuhattısağlayıcısıkazıkçıcell'in yağlı bir melankoliyi ince bir fırçayla tüm tepsiye sürüp, bizi aralıklarla dizip, 200 derecelik fırında 45 dakika pişirdiği rezil mi rezil ağlak reklamlarının hepsi. Hamile bir kadının devasa göbeğini sıvazlayarak, kocacığından haber beklediği, kızıyla konuşmamayı seçecek kadar hıyar olan bir babaya , kızının yeni bebesiyle video gönderdiği reklamlar şu an aklımdakiler.. Ama kimse o hamile kadının göbeğinin bebeğinden değil de, bir tarafına saplanan faturalardan dolayı şiştiğini veya o kızcağızın videoyu göndereceğim diye sayın "cell" şirketine hastahane masrafı kadar ekistıra :) ödeyeceğini anlatmıyor..Sadece sizden alınacakların listesi olan süper hızlı bir yazı ekranın alt köşesinden akarken biz sulu gözlerle reklamları izliyoruz...
 İkinci ana yemeğimiz ise ağır ateşte haşlanmış,  biz sizin dostunuzuz, size değer veriyoruz ve hep iyiliğinizi istiyoruz, hayat boyu bütün zor anlarınızda hep yanınızdayız baharatıyla tatlandırılmış banka reklamları yahnisi. Bu reklamları hala neden yapıyorlar, demek ki hala buna inanan insanlar var...Bankaların sadece parası olanın yanında olduğuna, krediyi bile paraya ihtiyacı olana değil de parası olana verdiklerine, sırf seni senelerce kendine bağlamak için trilyon taksit yaptıklarına ve taksidi erken kapatmak isteyenlerden cezai bir ödeme aldıklarına hala inanmayan insanlar var demek ki.. Banka sadece paranı depolamak için olmalır. Herkes de gayet iyi bilir ki yolu bankaya düşenin burnu boktan çıkmaz..Bankalar iyi değildir, bizim dostumuz falan hiç değildir, bizim iyiliğimizi falan düşünmezler, aynı o eşekli, tavuklu reklamdaki gibi bizi kuşbeyinli ve enayi eşekler yerine koyarlar çoğu zaman...Hala da bu reklamlara da sempatik diyebilen var bu arada eminim...

 Tatlı olarak, minik kaplar içiresinde üzerinde anneler gününe özel, sevgiden yapılma, duygu sömürüsü çikolata sosuyla servis edilen ve bizim sadece cebimizi sömürmeye yarayan korkunç Anneler günü reklamları var...Beni çok sinirlendiren iki tanesi..İlkinde replik şöyle ; "Biliyoruz bu sene de anneniz size "boşuna para harcama yavrum" diyecek ama siz ne olursa olsun gidip ona bir hediye almalısınız" şeklinde bir içeriğe sahip olan, online alışveriş sitesi reklamı...Öfkemden delirdim..Sen kimsin ya, belki biz annemle konuştuk, ikimiz de bu anneler günü işinin sadece mağazaların çıkarı için yaratılmış ticari bir gün olduğuna hem fikiriz veya değiliz ama ben anneme el emeği birşey yapacağım, gelip size para vermeyeceğim de mesela pasta yapacağım...Ne hakla gelip sana para vermem için duygu sömürüsü yapabilirsin ki??   İkinci reklamsa bir inşaat şirketinin "Anneniz size baktı sizde ona bakın artık ve ona bir ev alın" temalı ev satış reklamıydı.. Şerefsizler kendi kıytırık beton yığınlarını bana satabilmek için benim anneme olan hislerimi ve evlatlık vazifemi kullanıyor.. Kabul edilebilecek gibi değil..

 Bu örnekler bitmez. Gerçekten o kadar çoklar. Radyo reklamları, mail reklamları, cep telefonunuza gelen ve hayattan soğutan sms reklamları.. Elbette kalitesizliğe alıştık, kalitesizliğin reyting aracı olarak kullanıldığı bir ülkede yaşıyoruz ama bu kadar da kalitesizlik artık yuh dedirtiyor.

 Dolayısıyla,
Öncelikle bu reklamları yapan şirketlere buradan sevgilerimi iletmek istiyorum, hepinizin kafasına sizin kadar birer taş düşer umarım...
Sonracığıma, bu reklam filmlerini kabul eden ve bunların yayınlanmasına onay veren sevgili şirketler ve ilgili birimlerine sevgilerimi iletiyorum ve reklamcıların başlarına düşen o taşların iki mislinin onların kafasına düşmesini temenni ediyorum, çünkü onların izni olmasaydı bu reklamlar yayınlanmaz ve benim gibi pek çok insanın geceleri "nasıl ? Allahım ühüüü nasıl olabilir bu???" diye haykırarak uykusuz geçmezdi diye düşünüyorum. ( evet hassas bir insanım çabuk etkilenebiliyorum :))) Bu yemekten doymuş olarak kalkmayı reddediyorum.Bunlara kanmayı reddediyorum. Kananlar varsa onlara üzülüyor ve bir an önce uyanmalarını diliyorum....


3 May 2012

ŞANS NEDİR SEVGİLİ OKUYUCU??

 Yaşadığımız hayat saf bir şans meselesi midir? Bazı şeyler gerçekten tamamen şanstır. Hangi kültürde kimin bebesi olarak dünyaya geleceğimiz sadece ve sadece ilahi slot makinesinin insafına kalmış durumdadır. Nijerya'nın Basukuwera kabilesinde bir adamın 7. çocuğu olarak doğmak da, Donald Trump denilen peruklu ve dünyanın en zengin emlak krallarından birinin torunu olarak doğmak da tamamen şans meselesidir. Benim İstanbulda mimar ve deli bir kadınla ve  yine mimar ancak kadından daha da deli bir adamın ilk ve son bebesi olarak dünyaya gelmem gibi.

 Bu ayarlamayı kim yapmıştır, neye göre düzenlenmiştir, acaba bana sorulmuş mudur ?? Peki sevgili aileme seçme şansı verilseydi yine beni mi seçerlerdi ( sanmıyorum :)  ). Bu ve benzeri sorularn cevapları belirsizlik nanikleridir.

 Şans böyle birşeydir, senin asla elinde olmayan faktörlerin hayatını etkilemesi yani...
 Peki ne şans değildir???

 Vakti zamanında arkadaş çevresi içerisinde çok uzaklardan tanıdığım bir kızın, Türkiye'nin Alem, Paparazzi, Şlak, Klas vs.. gibi isimli dergilerini okuyanların ve bu tarz programları izleyen kesimin aşina olabileceği  ailelerinden birine gelin gittiğini öğrenmiştim. (itiraf ediyorum bir dönem ben de magazin denen uyuşturucunun bağımlısıydım) O zamanlar evlilik kavramı benim için Aydemir Akbaş ile dans etmek kadar çekiciydi ama arkadaş arasında otururken, kızın gelin gittiği ailenin ismi nedeniyle, kızın ne kadar şanslı olduğu dile getirilmişti.Hatta  biraz daha abartılmış ve Allah'ın herkese çirkin şansı vermesi dilenmişti. (kız çirkin falan da değildi üstelik)
 Aradan biraz zaman geçtikten sonra, bu mevzubahis kızımızın bir akrabasyla karşılaşmıştık, bize kızın, o aileye gelin girebilmek için neler yaptığını anlatmıştı ve hikayenin rengi değişmişti. Kızın o soyadını alabilmesinin şansla falan alakası yoktu. Resmen ince ince dokunmuş, katmer katmer dizilmiş yıllara yayılmış bir plandı. Akrabanın yalancısı olarak anlatayım;
 Olay şöyle, kızımız gazetelerde dergilerde bu ailenin sevgili oğlunu görüyor ve kafaya takıyor, ben bunla tanışacağım, birşey olmak zorunda değil etrafındakileri tanımış olurum. Derginin birinde adamın hangi spor salonuna gittiğini öğreniyor, derhal o salona yazılıyor, milletle konuşa konuşa çemberi daraltıyor hem adamı tanıyor, hem de adamı tanıyan kişileri...Sonunda hocalardan birini kafalıyor ve kendini tanıştırtıyor..Cilve işve derken dikkatini çekiyor..Bir yıl bunlar sadece arkadaş olarak kalıyorlar ama kız çok dikkatli bir biçimde asla bağı kopartmıyor ama o kadar ince işçilik yapıyor ki sapık gibi değil tatlı şeker kız gibi algılanıyor. Tabi çocuk bu arada onu sosyal çevresine sokuyor, o arada çocuğun ünlü bir sevgilisi var, aile bu kızdan nefret ediyor, çocuk bazı bazı partiler veriyor, yeniköy tarafındaki yalıda, kız da davet edildikçe minik minik kuzenlerdi, dayıydı vs.. aileyle tanışıyor, kendini sevdiriyor, o kadar ilgili ve alakalı ki dayının küçük kızı doktordan korkuyor diye ona şirin şeyler yazıp hazırlayıp göndertiyor. Aile buna bayılıyor, dayınını bir doğum günü oluyor. Bu arada dayı genç, bizim oğlandan 8 yaş falan büyük, bir sürü kişiyi de çağırıyor, kızıyla bu kadar ilgilendiği için bizim kızımızı da ve işte orda asıl aile eşrafıyla, ANNE ve BABA ile tanıştırılıyor. Tabi anne baba gençlerin davetli olduğu bir toplantıda fazla bulunmuyorlar ama kızın methini duymak için yeterli bir süre..Bu arada bizimki tanınmış sevgilisinden ayrılıyor, aile göbek atacak...Neyse uzatmayayım hikaye bizimkilerin beraber olmasıyla ve ailenin ilk başta biraz mırın kırın etmesi ama kızın çok akıllı ve yıllara yaydığı  sosyal sevgi kelebeği stratejisi sebebiyle, fazla uzatmamaları ve birlikteliği  kabul etmeleri ile son buluyor.
 Soruyorum okuyucu burada şans nerede ?? Tanınmış bir aileye gelin gitmek şans olarak algılanacak ise ( bence bu tarz aileler kural yumağı sevimsiz ve sıkıcılar) burada şans sadece kızın böyle bir planı hayata geçirecek azim ve istekle yoğrulmuş bir karekterle doğmuş olması ve biraz da maddi durumunun başlangıç olarak da ortalamanın üstünde olmasıdır. Kalan hiçbir şey ise şans değil.(bilirsiniz o sevimli tanınmış aileler maddi durumunuz ortalamanın altındaysa kıçınız yırtsanız dahi sizi kabul etmezler)
 Çok başarılı ve zengin insanlara bakıyoruz, içimizden şanslı p..nk diye geçiyor. Acaba öyle mi gerçekten. Biz gençlik yıllarımızı osurarak ve hiç bir halt yapmadan geçirirken, o ilerde kendine faydası olacak insanlarla sosyal ortamlara giriyor, kendini geliştiriyor olabilir hayatını koskoca bir senaryo gibi planlamış olabilir.
 İncecik ne kadar şanslı tabi doğuştan dediğiniz insan aslında o halde kalabilmek için, son derece makul miktarlarda ve az yiyerek ve bazen kendini sakatlayabilecek kadar çok spor yapıyor olabilir,
Yıllara yayılmış muhteşem bir evlilik yaşayan bir çift bunu sadece yıllar içinde "UNUTTUKLARI" sayesinde, vazgeçtikleri sayesinde başarmış olabilirler ki bazı unuttukları çook kalp kırıcı, bazı vazgeçtikleri çok değerli olabilir.
 
Başlangıç şanstır,  istek, azim, irade, umut, sevgi dolu olmak gibi karakter özelliklerine sahip olarak doğmak şanstır ama kalan pek çok şey  bize bağlıdır.
 
Bence aşkta şans sizi olduğunuz gibi sevecek, denginiz birinin karşınıza çıkmasıdır.(yukarıdaki kızımız gibi hedef belirlemeyi kastetmiyorum :)) O insanla mutlu olabilmek ise çoğu zaman bize bağlıdır.

12 Nis 2012

DÜĞÜN DERNEK DİZİSİ 2 : NİŞAN :)))

  Bu düğün dernek dizisi yazımın ikincisi, kız isteme merasimi sonrası nişan hikayeleri ile ilgili..Öncelikle belirtmek isterim ki, burada bahsedeceğim makyaj ve saçı ben kendim yaptım. dolayısıyla kuafor ve makyöz masrafım yoktu, o sebeple malzemede biraz pahaya kaçtım..Herkes kendi bütçesini arzusuna göre dengeler diye tahmin ediyorum.....

 Kız isteme için seçtiğim konsept dantelli, cici kız tarzıydı, ( http://delikediyim.blogspot.com/2012/02/dugun-dernek-dizisi-1-kiz-isteme.html ) nişan için ise 1950'ler retro tarzını seçtim.Hem elbise, hem makyaj ve saç için de ilham kaynağım aşağıdaki resimdi.
 Elbise buradaki elbiseye çok benziyordu ancak göğsünde kurdela yerine siyah pullardan geometrik bir detay vardı. Diz üstü ve dar kesimliydi. Benzer tarzda elbiseleri FOREVER NEW, ADL, MACHKA, BEBE gibi mağazalarda bulabilirsiniz. Ben FOREVER NEW'den almıştım.


Ayakkabıyı İNCİ den seçtim.

  Saçı dediğim gibi kendim yaptım, yandan ayırıp ufak bugidilere sarıp, açınca yumuşak bir fırçayla taradım. Süper oldu..



  Makyaja gelince göz makyajı için, kız isteme yazımdaki göz makyajı tarifimin aşağı yukarı aynısını uyguladım(Tarif için http://delikediyim.blogspot.com/2012/02/dugun-dernek-dizisi-1-kiz-isteme.html ) ama kız istemede gözün altına ve içine de kalem çekmiştim, burada sadece gözümün üstüne ilk olarak MAC CARBON isimli far ile kuyruklu çizgi çektikten sonra DIOR liner ile üstünden geçtim, bol rimel sürüp, takma kirpik taktım.


Kaşlar için de yukarıdaki linkteki tarifi aynı CLINIQUE kaş kalemini kullanarak uyguladım



Takma kirpik olarak MAC NO:7 leri bu tarz günlerde öneririm. Eğer makyajınızı birine yaptıracaksanız o zaman tekli takma kirpiklerden taktırtabilirsiniz makyözünüze..

  Kullandığım fondoten, normalden yağlıya kaçan bir cildim olduğu için 'CHANEL MAT LUMIERE" di. Kuru ciltler için VITA LUMIERE ve Daha yoğun kapatıcılık arayanlara PRO LUMIERE isimli CHANEL fondotenlerini önerebilirim. Daha makul fiyatta alternatifler ; MAC- FIX PLUS VE FIX PLUS FLUID,  BENEFIT-PLAYSTICKS,  L'OREAL-TRUE MATCH. Burada önemli olan cilt tipiniz ve arzu ettiğiniz kapatıcılık seviyesi. Hafif bir fondoten arıyorsanız, yoğun kapatıcılı fondotenler sizi rahatsız edebilir veya tam tersi bir durumda yeterli kapatıcılığı sağlamayabilir.
  
 Rujum için  MAC'in "RUSSIAN RED" adlı ürününü tercih ettim, kalıcı bir ruj sayılmaz, dolayısıyla sık sık tazelemek gerekiyor ancak rengi çok güzel. Ancak kalıcı ruj arıyorsanız, AVON'nun kalıcı rujlarından çok memnunum.

  Allığa gelince FLORMAR'ın allıklarını beğeniyorum, renk seçeneği bol ve az bir ürün uzun süre dayanıyor. Benim kullandığım dudaklara yoğunluk verdiğim için cildime çok hafif bir pembelik katan NO: 87 idi.

Son olarak makyajı sabitlemek için, LA PRAIRIE'nin "CELLULAR TREATMENT LOOSE POWDER" pudrasının cilt rengime  uygun olanını kullandım. Aynı kulvarda KANEBO'nun "SENSAI" serisini önerebilirim. Daha hesaplı seçenekler arayanlara, BOURJOIS'in pudralarını hararetle öneririm.
Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Gene erkeklere hiç ama hiç hitap etmeyen bir yazı oldu :)





28 Mar 2012

BİR VARMIŞ,BİR YOKMUŞ..MASAL DİYARI YOK OLMUŞ...

  Bir varmış, Bir yokmuş;
  Bir zamanlar dillere destan güzellikte, öyle ki, güzelliği eserlere ilham olmuş bir masal diyarı varmış. Etrafı denizlerle çevrili, her iklimin yaşandığı, hayvan ve bitki örtüsü çeşitliliğinin gırla olduğu bir diyar. Başkalarının mumla aradığı ne kadar mükemmellik varsa bu diyarda varmış. Ama masal bu ya, malesef bu diyarın halkı enayi, cahil ve aç gözlüymüş. Bu halk, kendisi hiç birşey üretmeyi sevmezmiş, varsa yoksa başka birinin başarısını çalarak, yaptığını tekrar ederek başarıya ulaşabileceğini sanırmış. Çok aptal olmasına rağmen kendini çok akıllı sanırmış ki, bu da onu, en tehlikeli yapan huyuymuş. Elindekilerin değerini asla bilmez, paraya çeviremediği hiç bir şeye önem vermez, korumak zahmetine katlanmazmış.
   Bu halkın kendi içinden seçtiği bir de kralı olurmuş. Aslında bu kral seçiliyormuş ama yetkisi ve gücü söz konusu olduğunda, babadan oğula yetkinin geçtiği düzenlerdeki krallar kadar güçlüymüş. Bu kralın yönetime yardım etmesi için yöneticileri olurmuş elbette ve yine elbette, kralı da yöneticileri de halkın kendisi gibi hatta daha da beterlerlermiş. Tabi halk bu, arada bir, kitlelerin bu yanlış yaklaşımından rahatsız olan insanlar çıkarmış, ama onlar, çıkarlara çomak sokabilme ihtimalleri olduğu için, daha seslerini yükseltir yükseltmez, cebren ve hile ile susturulurlarmış..Bu yöneticiler ki, en başından beri istisnasız olarak, hangi isimle tahta geçerlerse geçsinler kendilerini çok akıllı sanan bu salak halkı kazıklarlarmış.
  Bu şekilde yıllar geçmiş ama geçen yıllar bu güzel masal diyarından çok şeyler götürmeye başlamış. Güzellikleri birer birer sönmüş. Yaşaması bir eziyet haline gelmeye başlamış.
  Her görülen boş araziye binalar dikilmeye başlanmış. Bu binaların dikilebilmesi için arazi boş değilse bile bu sefer gizlice yakılmaya, talan edilmeye başlanmış. Yerine yapılan yarı tamamlanmış rezil binalar kanser gibi yayılıyormuş. Öyle ki bu binalar en ufak bir düzenlemeye dahi uyman, rüzgar esse yıkılacak binalarmış. Burada insanlar gelip arazilere bedava evler yapmışlar ama krallar ve adamları, daha sonra yeniden seçilebilmeleri garanti olsun diye bu evlere izin vermişler. Bu evlere izin vermekle kalmamışlar, halkın kalanı deli gibi paralar ve vergiler vererek evlerinin arazisini  alırlarken, gelip havadan bedavaya evlerini dikmiş bu hırsızlara, bir de evlerini meşrulaştıran tapular vermişler. Böylece kalan halkın ne kadar enayi olduğu yüzlerine vurulmuş ama elbette herkes kendi derdinde olduğu için, yüzlerine tükürülse şükür diyecek halkın umrunda bile olmamış...
  Doğada ki güzelliklere ve tarihi miraslarına hiç saygısı olmayan bu halk, ev işinde para olduğunu görünce delirmiş gibi ev yapmaya ve yaptırmaya başlamış. Destansı diyarın en güzel yerlerindeki ormanlar bu sefer yasal izinlerle kesilmiş. Yüzlerce yıllık ağaçlar katledilmiş, el değmemiş bitki ve çiçek türlerinin olduğu, nice hayvanların yaşadığı sulaklıklar kurutulmuş,hepsi öldürülmüş, parçalanmış ve yerlerine, eskiden cennet olan bu boş kabuk arazilere bakan "villalar" yaptırılmış. Kimisi toprak yokmuş gibi tarım arazisine çevrilmiş... Deniz kenarı olan her tepeye binlerce sitenin izni verilmiş.Buralardaki ekolojik denge kimsenin umrunda olmadığı için yüzlerce tür canlı yok olmuş, denizlere bu sitelerde yaldır yaldır kanalizasyon akarken, kimse de kıçını kaldırıp bir zahmet arıtma tesisi kurmamış.
  Büyük şehirlerde de durum en az sahil ve bahçelik alanlardaki kadar, hatta daha da dramatikmiş. Bir zamanlar tarihin beşiği olan bu yerlerde tarihin ağzına sıçılmış. Otel yapılabilmek için, elin milletinin toplarla tüfeklerle koruyacağı tarihi eserler, krallara ve adamlarına verilen rüşvetle, bir gece de ortadan kaldırılır olmuş. Bu salak halk o kadar gözü dönmüş, o kadar aç gözlüymüş ki asla durmamış. Ormanlar kesilip, bacak araları tartılınca ağır gelen ablalar abiler golf oynasın diye devasa oteller yapılmış. Metre karesinde 12328764 insanın yaşamaya mecbur bırakıldığı kapalı garajlı, sözde havuzlu siteler dikilmiş.Bu sitelere halkla daha da iyi dalga geçebilmek adına egenin incisi, akdenizin bebeği, istanbulun beşiği gibi isimler konulmuş, iki kıytırık maki ve zeytin dikerek ve balkon yerine cumba yaparak, o iğrenç beton yığınlarını, kendi elleri ile katlettikleri güzelliklerin sıfatlarını kullanarak satar olmuşlar..
  Orman ve Çevre Bakanlığı isimli kurumun çalışanları ve TÜBİTAK isimli bilim irfan yuvasının izniyle "zengin avcılar" yüzbinlerce dolar vererek kendilerinden çok daha değerli  olan ayıları avlayıp, yüzüp, postlarını yurtdışındaki evlerinde sergiler olmuşlar... 
  Dünyadaki en önemli doğal hayatı koruma genelgesini imzaladıktan sonra, Masal diyarına geri dönen ve koruma altındaki çok özel bir tür leyleğin tek yuva alanı olan gölün tam dibine, kendi ailesinin ortak olduğu bir havaalanı projesinin temelini attıran ve nesli tükenen kuşlar hatırlatıldığında, "gitsin başka yere gonsunlar" diyen sülaymanoğullarından bir kralları bile olmuş bu salak halkın..
 Şehrin içine de fabrikalar dikilmiş, bu fabrikaların kimyasal atık izinleri ise sadece rüşvete bakar olmuş. Gecenin geç saatlerinde kimyasal fabrika sahipleri, höndür höndür millletin havasına, korkunç zehirlerini bırakmış.Ama bu halka müstahakmış, çünkü çok az insan dışında kimsenin umranda bile değilmiş. Millet o kadar boktan şeylerle uğraşıp, birbirlerine zıttırık şeylerle hava atmakla meşgul olmuş ve köprüyü geçene kadar herkese dayı der durumdaymış ki, malesef bir tek umurlarında olmamış gerçekler...
  Hukuku sadece varlıklı ve güçlüler lehine işlemeye başlamış bu diyarın ve artık masallıktan da çıkmış. Bu canım diyar, kültürünü, geçmişini uygarlığını, güvenilirliğini, güzelliğini; doğayla ve diğer canlılarla ortak muhteşem bir hayat sürmek varken, hırs ve salaklıkla paramparça etmiş bu halkı yüzünden,  kaybetmiş...Cennet olmuş mu cehennem..Bir varken bir yok olmuş mu masal....?? Olmuş
 

  Gökten üç elma düşmüş, birisi eskiden sazlık olan bir gecekondu semtinin ortasına, birisi deniz kıyısına kurulmuş 450 evlik bir siteye, birisi de gökten geçmekte olan ve artık kesinlikle buraya uğramayacak olan kuşların yolunu hala inatla gözleyen küçük bir çocuğun başına.....

21 Mar 2012

BU MAKİNEYLE, GALAKSİLER ARASI GEZEBİLİYORUM... (ve hayır sarhoş değilim)


  Hayal kurmak çok yaptığım birşey. Tek çocuk olduğumdan, bebeyken, oyun oynama ayağına, şizo boyutlara varabilecek kadar hayal kurmaya başladığım için, şu an oldukça ileri seviyelerdeyim diyebilirim. Gerçekleşmesi mümkün hayaller de kurarım, imkansız hayaller de ..Ama benim imkansız hayallerim gerçekten imkansız oluyor. Başka yüzyıllarda ve hatta gezegenlerde geçebiliyor. Bunun da sebebi var ;

  Annem uzay filmi çok sever. Küçüklüğümden beri ne zaman fırsat bulsa onun uzay filmi izlediğini bilirim. Benim de seyretmeme izin verirdi. Yeryüzünde, 9 yaşındaki çocuğunun "Alien" filmini izlemesine izin veren tek annedir diye düşünüyorum. Ama annem o kadar keyifle izlerdi ki, ben hiç korkmaz, aksine annem bu kadar seviyorsa korkulacak birşey değil diye düşünürdüm. Bu şekilde bende bir uzay takıntısı başladı. Hatta en büyük hayalim, "astronom" olmaktı.(lütfen, astrolog veya astronot değil)..Neden gerçekleştiremedim acaba..(hala uktedir içimde..matematikte de iyiydim üstelik...)

  Ancak PLAYSTATION 3 denen makine, bu hayal kurma işini profesyonel bir hale getirmemi sağladı. Üstelik kurduğum hayali ekrandan izleye de biliyorum. Son keşfimiz MASS EFFECT 2 isimli oyun sayesinde..(oyunun 3.sü de çıktı)

  Oyun bilinmeyen bir gelecekte geçiyor. Ana karakterin adı "Kumandan Shepard" galaksiler arası ışınlanma kapıları sayesinde o galaksi senin, bu galaksi benim, samanyolu kazan, biz kepçe gezebiliyor ve bu arada yüzlerce gezegende, onlarca gelişmiş uzaylı ırkıyla beraber, işbirliği içerisinde, Dünya'yı değil UZAYI kurtarıyoruz.

  Oyunun süper tarafı, oyunun en başında, Shepard karakterini, cinsiyetine, fiziksel özelliklerine ve hatta kişiliğine kadar kendin yaratabilmen ve diğer karakterler arası, bizim seçtiğimiz yönlerdirmelerle filmleri aratmayacak diyaloglar geçebildiği, oyundan bağımsız küçük filmsel senaryolar oluşturabilmen...

  Delirdim tabi ben bunu görünce ve hemen kendi klonum, kumandan Shepard'ımı yarattım. Evet bu shepard aynı bana benziyor.

Adını "El-kan Shepard" koydum :)) İnsan türüne dahiliz :))

Kendisi ile muhteşem yerleri gezebiliyor, sadece ben değil sonraki 5 ceddimin bile muhtemelen göremeyeceği uzayın derinliklerinde cirit atıyoruz. Yaptığımız savaşların haddi hesabı yok. Gİttiğimiz yerlerde tanınıyoruz. Herkes bizi tanıyor, uzaylılar bile ismimizi biliyor ve feci saygı duyuyorlar. Emrimizde ne adamlar var..

 Yukarıda ki gibi, rengini ve şeklini istediğim gibi tasarlayabildiğim ve istediğim zaman değiştirebildiğim ve gerçek dünyada asla giyemeyeceğim bu zırhlarla cirit atabiliyoruz.
 
  Kendimi izliyorum işte imkansızları yaparken. Dövüşürken, Salari ırkının gezegeni  Sur'Kesh'de Salariliyle anlaşmaya çalışırken veya bambaşka bir nebuladaki Asari ırkının gezegeniThessia'da, kaçak başka bir ırktan bir Krogan'ı ararken görüyorum beni :)

  O kadar büyüleyici ki..Bunu ekranda, yaratılmış bir karakterin bile yaşadığını görmek o kadar heyecan verici ki...Akşam rüyalarıma girdi...Bilgisayar oyunlarını bu yüzden seviyorum işte. Galaksiler arası gezebiliyorsun hem de kafan güzel olmadan :)))


  







13 Mar 2012

İSTANBUL BİZİMLE NE GÜZEL DALGA GEÇMEKTEDİR...

  İstanbul'da yaşamak zevkli olabilir. Kimine çok hoş olanaklar sağlayan, sonsuz bir derya gibi görünebilir. Her gece öyle veya böyle yapacak birşeyler,buluşulabilecek birileri, tanışılacak yenileri bulunabilir. Ama İstanbul'da yaşamak ızdırap vericidir de..Zorlukları beraberinde getirir. Çok hoşuma giden bir laf vadır "bal veren arının, iğnesi de vardır" diye. İşte İstocuk böyle bir şeydir. Bal vermektedir ama iğnesi de vardır ve her an seni sokabilir, canını çok acıtabilir, hatta allerjin varsa öldürebilir bile.
   İstocuk'da yaşamak trafik demektir. Her büyük şehrin, kendisinden de büyük bir trafik sorunu vardır ancak başka büyük şehirlerde, genelde, trafiğe alternatif,  adı METRO olan muhteşem icatla, hayat çok daha yaşanabilir kılınmıştır. İstocuk'da böyle bir alternatif çok sınırlı olarak kullanılmaktadır. Geçenlerde okuduğum bir kitapta, Japonların hızlı trenle, sabah, 2 saatte Japonya'nın güneyinden veya kuzeyinden, Tokyo'ya çalışmaya geldiklerini ve gene aynı trenle akşam evlerine döndüklerini okudum. Kitapta sene 1984...Biz her akşam 50 km lik yolu en az 2 saatte almak zorunda kalıyoruz..İşte size tostombul  acınası bir durum. Hayatını trafiğe göre ayarlamak zorundasın. Yapacağın herşey, trafiğe göre planlanmalı ve o ilahi güç mutlaka hesaba kaltılmalı. Saat 8 de Kadıköy'de olmak isteyen, Halkalıda yaşayan  bir İstolunun, en geç 6 da evden çıkması gerekmektedir ki bu süper iyimser bir tahmindir. İsto'da her daim trafik vardır. Bir yerinde yoksa başka bir yerinde pörtlemektedir. Tren ve Metro gibi icatlara yönelinmektense, hala otobüssel çözümlere yönelindiği için de asla bitmeyecektir. Örneğin: Bahçeşehir'in içine kadar giren ve Sirkeci'den kalkan bir tren bile vardır ancak bu ve muadilleri geliştirilmektense; E5 ten şerit alan ve yokuş çıkamayan Hollanda menşeili otobüslerde, insanlar, baltık denizlerinden çıkma balıkların konservelenmesi gibi istiflenerek, gidecekleri yere varana kadar yaşam savaşı vermek zorunda bırakılmaktadırlar. Birileri feci şekilde  İstolularla dalga geçmktedir özetle ( akıllara bu işten çıkarları olan ihalecilerimiz ve bağlantıları gelmekte, kendilerine sevgilerimizi iletmekteyiz)...İstocuğun trafiği kendi içerisinde bir ızdırap kümesidir.Yazdıkça yazmayı gerektirir, önemli olan şey hayatımızdan inanılmaz çalan korkunç bir hastalık olduğu ve doğru tedavi yöntemleri bulunmuş olmasına rağmen, inatla başka tedavi yöntemlerinin uygulanması sebebiyle de süratle bu şehiri öldürdüğüdür..
  İstocuk'ta yaşamak kazıklanmak demektir.Hemen herşeyde kazıkların 3er 5er size sallanması, sizin de neşeyle bu kazıkları kabul etmeniz demektir. Normalde Anadolu'da yarı fiyatına bulabileceğiniz gıda ve giysilerin fiyatlarının, burada doz aşıma uğradığı gerçeğiyle yaşıyor olmaktır. 330cl lik suya 1TL para vermek demektir mesela, ya da ismi var diye, bir restorantta, hıyar bir salataya 15TL miniumum, baymak demektir. İstocuk size sıradan şeyleri pahalıya satmaya kalkmaz, son derece boktan şeyleri size satabilmek için acımasız satış hilelerine de başvurur. Çin'de dokunmuş bir kazağı lüks bir mağazadan, ismi var diye üstüne %3472394754933570 kar konulmuş haliyle, satın almak sadece İstolulara değil genel bütün büyük şehirli, biz salaklara mahsustur. Yıllardır bildiğimiz şeylere yeni yeni kalıplar uydurulur. Normali organik olması gerekirken, organik her gıdaya 2-3 katı para vermek zorunda kalırız. Babamlar Datça'da, bizim hormonlulara verdiğimiz fiyatın yarısına, tamamen organik beslendikleri bir hayat, sürmektedirler neşeyle...Satış stratejileri o kadar enteresan boyutlara varmıştır ki burada, millet yeni birşey mıçmak için kendisini paralamaktadır. Ne hikmetse her bir mucizevi halt burada satılmaktadır.  Lut gölünün derinliklerinden geldiği iddia edilen sular mı istersiniz, saçlarınızdaki proteinleri onardığını iddia eden spreyler mi istersiniz ( saçın yaşayan tek kısmı kökleridir. Kalan gördüğünüz şeyler yaşamamaktadır. Onları onarmak mümkün değildir.Ölüdür kardeşim onlar...dikkatli davranırsan yapısını bozmazsın, kafa derine direk sürmediğin hiçbirşey saçı onarmaz, sadece kırıklarını, çıkıklarını yapıştırıp " en fazla 1 gün kadar" onarmış gibi gösterir, o "saçın boşluklarını doldurur olalala, saçınızı onanarır palavralarına" bitarafınızla gülün..Saçınızı; kuaförün makası ve boyayla ısı şekillendirmesine biraz mesafe koymak korur.)  Kabaetlerimize süreceğimiz kremlerle iki beden incelebileceğimizi iddia eden ürünlerin kapış kapış gittiği bu diyarda, ayrıca tuhaf sektörler de peydahlanmıştır. Auranızı okuyan kişisel iyileştirme merkezleri, bir hafta boyunca çimen içirttirerek, sözde bağırsaklarımızda kayış olmuş yılların birikintilerini mıçtırtan, detox merkezleri ( doğal beslenebilsek, bağırsağımızda kayış falan birikmeyecek, birikmiş bir kayış varsa da, bunun çimen suyu içerek çıkacağına inanmıyorum)...Arada "organik" olduğunu iddia eden kuru temizlemeci bile gördüm (Nedir kardeşim lekeleri sirkeyle mi çıkarıyorsun napıyorsun????.....)
Devam edersek ; Tuhaf sektörlerin pörtlediği  İstocuk'da enteresan yeni mesleklerin de türemesi elbette Allah'ın emri Peygamberin kavlidir.  Ben sekreteri bilirdim, burada herkes "Yönetici Asistanı" olduğunu iddia etmekte ...Ya da "Deneyim Tasarımcısı" kimdir??  Neyi tasarlar???  Veya Astrolog ve numerolog adı altında insanlar gezinmektedir. Bunlar gazetelerde, magazinlerde, baya sigortalı, maaşlı, çalışıyorlar mesela... Nosyon yaratıcısı diye biri var, gururla taşıyor bu sıfatını ve para kazanıyor..Anadoluya gitse "bien noasyooon yaratıcısıyım" dese taşlarlar bunu uzaylı diye..
 Bu ve bunun gibi şeyler işte..Kendimizi paralıyoruz bu enteresan yerde, yapay olanın çok olduğu, olması gereken, doğalın yok olduğu ve çok pahalı olduğu, mütemadiyen kandırıldığımız ve kandırdığımız şehir..Bal veren, iğneli arıcık..İstocuk...Hoş balı da yapay, glikoz içeriyor ve normal fiyatının iki katı, adı da artık "arı" değil "Bal Üretim Teknisyeni" ve bu bal o kadar faydalı ki 2 hafta içerisinde sarkık göğüslerinizi dikleştiriyor veya koca göbeğinizi baklava kasa çeviriyor...

7 Mar 2012

ETİ AZALTALIM..

Eskiden, et yediğim zaman "ceset" yiyorsunuz diyen aşırı tepkili veganlara çok kızardım. Yemek yemek gibi bir konuda kimsenin kimseye bu şekilde rahatsız edici bir şekilde tepki göstermesi doğru değil derdim..ANCAAK artık onları anlıyorum. İnek, tavuk,domuz vs.. üretme çiftlikleri herhangi bir canlının bu dünya üzerinde bulunabileceği en korkunç, en eziyetli, en en en iğrenç yerler..Burada hayvanl...ara o kadar eziyet ediliyor, o kadar ızdıraplı ve acılı bir hayatları oluyor ki..Onlar,atalarımızın yaptığı gibi canlarını yemek olarak bize verdikleri için saygı duyulan hayvanlar değil..Para hırsıyla ilaçlarla ve hormonlarla devleştirilen, kifayetsiz acılar çeken, etlerini yememiz, hem bünyelerinde ki hormonlar-antibiyotikler-ilaçlar yüzüünden, hem de çektikleri korkunç acılar düşünülürse bizim için zararlı olan CESETLER gerçektende....Lütfen bir anda eti kesin demiyorum..Yapamıyoruz bunu ama azaltalım... et tüketimini azaltalım..Bu korkunç kasapların, bizi ilaçlı ve dayanılmaz acılara maruz kalmış bu zavallılarla zehirlemesine ve deli gibi paralar kazanmalarına tek engel budur..KENDİ sağlığınız içinde...
Bakabliriseniz buyrun linkler..Yediklerimiz bunlar....Bu acılar....

Tavuk çiftlikleri:http://www.youtube.com/watch?v=XXuY8rK3kTw

İnek çiftlikleri:http://www.youtube.com/watch?v=CrxvxewC-gA

Domuz Çiftlikleri:http://www.youtube.com/watch?v=L_vqIGTKuQE
Devamını Gör
· ·

29 Şub 2012

DÜNYAYI BEN YÖNETSEYDİM..

  İlluminati ile ilgili bir kitabı bitirdim geçenlerde ve akıma geldi..Acaba dünyayı ben yönetseydim nasıl olurdu.Şahane bir senaryo yazdım hemen. Gözümde canlandırması bile güzeldi.işte dünyayı yönettiğim bir hayat..
   Gücünün ve parasının sınırsız olduğu bir insanım. Dolayısıyla yaptığım herşeyi haklı çıkarabilir veya her anormalliği normal gösterttirebilirim. Hem benim yönettiğim bir dünyada bazı şeyler anormal değil normal kabul edilecekler nasıl olsa :)
   Devasa boyutarda bir yatak odasında uyanıyorum.Dünyayı yönetmek yoğun ve zorlu bir görev ve çalışma saatleri yok o yüzden istediğim saatte kalkabilirim ama elbette çok çalışmam gerekiyor o yüzden bazen günlerce yatamaya da bilirim. Her neyse yapılacak bütün toplantılar, verilecek bütün kararlar çike çike benim uyanmamı bekleyecek. Kusuruma bakma dünya...
  Yatak odası muhteşem bir şelaleye bakıyor. Ama özel camlar sayesinde sadece , lav silahına , radyasyona ve kurşuna değil aynı zamanda şelalenin gürültüsüne de dayanıklı..Şimdi burada muhteşem ihtişamımı ve para ile yıkanan hayatımı anlatmayacağım artık daha fazla..Yeterli ipucunu vermiştir şelale manzaralı oda....
   Ben iyi kalpli bir lider olduğum için kendi lüksüm yanında başka şeylere de çok önem veriyorum elbette bir taraftan.Aç ve açıkta olanlara karşı sorumluluklarımın bilincindeyim. Ve herkesin yemek yiyebildiği bir dünyada yaşamalarına özen gösteriyorum.
  Yeni dünyada çok fazla alınmış siyasi karar var, geyik amaçlı bir yazıda  onlara da çok giremeyeceğim.Girmeye kalkarsam  Marcel Proust'un 7 ciltlik Kayıp Zamanın izinde çalışmasını baştan yazmış gibi olacağımdan, ben kendime de enteresan gelen bir iki düzenlemeyi belirtmekle yetineceğim.
  Petrol ve elmas dünya iç savaşlarının, savaşlarının ve kışkırtılmış düzensizliklerin en temel taşları oldukları için bu şeytanlarla ilgilli önemli düzenlemeler getirdim.. Bunların, işletilmesi ve çıkarılması ile ilgili alınmış kararlarım içerisinde , elmasın artık çıkarılmasının yasaklanması, ve otomotiv sektöründe benzinli ve dizel araba üretiminin durdurulması ilk sırada. Başlangıç olarak uçmayan ve belli bir tonajın altında olmak kaydıyla, yüzen bütün kişisel taşıma araçlarının elektirikli hale getirilmesi mecburi. Bu teknoloji şu an var ancak petrol devlerinin çıkarlarına hizmet etmediği için kullanılmıyor. Benim yünettiğim dünyada petrol de benim, dev de, o yüzden, saklanmakta olan bu teknolojinin kullanılması mecburi .
  Kadınlar ve sonradan görme rolexli adamlar elmas takmasalar da olur artık. Şu an da var olan çıkarılmış elmaslar el değiştire değiştire gayet iyi hizmet vermeye devam edebilirler. Yenilerine gerek yok.
  Aidsin ilacı çoktan bulundu  ancak, yasal aids tedavisi o kadar pahalı ki ilaç şirketleri daha uzun bir süre gerçek çözüm yerine devletlere inanılmaz paralara şu anki ilaçları satmaya devam edeceklerdiii.Ama ben elbette buna müsade etmiyorum. Gerçek tedavi doğru fiyatla devletlere satılacak. Satılmaması halinde ilaç şirketi sahiplerine aidsli kan verilecek ve tedavi göremeyecekleri bir odaya kapatılacaklar. Böylece dünya üzerinde yaşayan milyonlarca aidslinin neler yaşadığını anlayacaklar.
  Her zaman mantıklı kurallar koymayabilirim. Dediğim gibi bu benim dünyam. Dolayısıyla, İnsanların artık hayvanlarla evcik hayvan münasebeti kesilecek. Evcil hayvan beslemek, köpekleri alıp evlerde beslemek, istediği zaman sıçmasına müsade ettirmeyip kakasını çişini tutturmak, kuşları kafeslerde çürütmek, atları patlayıncaya kadar koşturup bundan deli gibi paralar kazanmak, hayvanat bahçeleri ve hayvanlı sirkler kesinlikle ve kesinlikle yasak... Hayvanlar ancak kendi isterlerse sizin evinize girecek ve kalacaklar...
 Yememiz amçalı hayvan üretme çiftliklerine çok katı kurallar gelecek. Buradaki hayvanlar için acısız öldürme yöntemleri belirlenecek ve minicik kafeslerde iğrenç kutularda ilaçlarla besiye çekilmeleri kesinlikle yasaklanacak. Bize yemek olarak kendi canlarını feda eden bu hayvanlara, saygı gösterilecek..
  Kimse beni sevmek zorunda olmayacak. İkiyüzlü ve kikirik bir halktansa gerçek dytgularını gösteren bir halk tercih ederim.Hayatta nefret etmedim yavşak kikiriklerden nefret ettiğim kadar kimseden..
 Sevdiğim adamın bütün eski sevdikleri ve hayatına giren kadınlar işkenceyle öldürülecek ( evet dediğim gibi her zaman mantıklı olmak zorunda değilim..)
  Çok yüksek bedellerle kumar oynamak adı verilen salaklık kaldırılacak. 50000 dolar açılışlı poker masalarında  her pay sürmede Sudanlı bir çocuğun aylık yemek masrafı kadar paranın bok olduğunu düşünürsek çok haklı bir düzenleme..1000 dolara kadar kumar oynanabilecek ama kişi başı aylık 3000 doları geçemeyecek.(bu nasıl kontrol edilecek onun ayrıntıları bu yazıya çok gelir canlarım sorry)
 Sigara fabrikaları sigaranın içine kattıkları o korkunç kimyasalları katarlarsa o bacaları , fabrika sahiplerine takılacak. Sigara üreteceklerse bile saf tütünden yapacaklar. İnsanların hepsine birden,sigarayı bıraktırmak mümkün olmadığı için, hiç olmazsa içtikeri şeyin kötünün iyisi olmasını sağlayabiliriz sanırım..
 Sevdiğim adamın eski sevdikleri işkenceyle öldürülecek demiştim değil mi.. Tamam..neyse o kadınların geride kalan acılı aileleri ve sevdiklerine yüklü miktarda, vicdanımı rahatlatma parası verilecek.(nede olsa sadist değilim ben..iyi biriyim)
  Ormanlar ve denizlerin korunmasıyla ilgili de bir ton düzenlemem var elbette ama onlar klasik şeyler..Geri dönüşüm herkesin mihenk taşı olacak..Doğayı kurtarmanın en kolay yolu geri dönüşümdür..Bu heryerde geliştirilecek ve uygulattırılacak. ( evet bu noktoda geri dönüşüm için şiddetli yasaları uygun görüyorum..inatla geri dönüştürmeyenlerin, geri dönmemek üzere dönüştürülmesi hoş mesela..)

İşte böyle canlarım. Hayalim derin ve zevkli...Dünyayı yönetmek kimbilir ne kadar çılgın bir yük nasıl manyakça bir sorumluluk demektir. Çıkarsız, insanlar için ve yaşadığın gezegen için hareket edebilmek..Böyle biri yok elbette..Hiç kimse çıkarı olmadan böyle ağır bir yükün altına girmeyecektir...Hayaller güzeldir..Gerçeklerle karşılaşıp kırılıncaya kadar...





 
   

22 Şub 2012

DÜĞÜN DERNEK DİZİSİ 1 : KIZ İSTEME :)))


12 Ocak 2012 tarihli düğün dernek tuzakları ve acılar tandanslı yazımdan sonra düğün dernek yollarıyla ilgili bir yazı serisi hazırlamaya karar verdim. Düğün dernek tuzaklarında düğün mekanlarının fiyatlarından bahsetmiştim ve ne kadar basit şeylerden ne kadar çok para kopartmaya çalıştıklarından. Neyse bu seferki yazılarım "evet" dedikten sonra hayatınızı biraz olsun kolaylaştırmaya yönelik..Nacizane..Ve evet biliyorum bu yazı tamamen kızlara yönelik :)))))


İSTEME

Kız isteme olayı bizim kültürümüzde önemlidir. Çok keyifli bulduğum bu iş esnasında yapacaklarınız ve yapmayacaklarınız zaten aile tarafından dikte edileceği için ben giyecekleriniz ve süslenecekleriniz kısmıyla ilgileniyorum şu noktada.

O gün son derece sevimli ve cici görünmek belirlediğim konseptti. Bu mihvalde dantelli görüntülü bir elbise seçmeyi uygun görmüştüm. oldukça fazla yeri gezip dolaştıktan sonra MANGOda tam aradığım elbiseyi buldum.

Bu elbisenin altına siyah kalın çoraplar ve CHARLES&KEITH den aldığım ve ten rengi ve siyah karışımı ayakkabılar giydim.




Kuaföre aşağıdaki resmi götürüp bu topuzu yaptırdım ancak benim kahkülüm o kadar kısa olmadığı için kahkül kısmını dağınık bir balıksırtı şeklinde arkaya doğru örmüştük.





Her hangi bir küpe ve elbisenin yakası kapalı olduğu için kolye takmadım. Sadece çok ince bir bilezik takmıştım.


Hediye olduğu için nereden olduğunu bilemiyorum ama benzerleri her kuyumcuda var.Bence çok şık ve zarifler. Boncuk olayı ise özellikle süper :))




Makyaja gelince :))))

Yanaklar : Çok hafif pembe tonlarında bir allık kullandım.LAURA MERCIER Opera (cilt tonunuza göre en hafif olan pembeyi seçin)


Dudaklar: şeffaf parlatıcı sürdüm.MAC Plushgloss.


Gözler:Bu yuvarlak gözleri biraz daha uzun ve büyük gösterebilen bir makyaj aynı zamanda...

Fondoten surdukten sonra ten rengimde (bu sefer daha açık renk değil) bir kapatıcıyı bütün göze ve altına sürdüm.Sonra MAC Brule isimli ve ten rengi farı gözkapağına tombul bir fırçayla sürdüm (ten renginiz ne ise o renk bir far.Benim ten rengime brule uyuyor)





MAC Woodwinked isimli farı, yassı bir fırçayla, göz kapağının tam üstüne gelmeyecek şeklinde, kaş kemiği altındaki boşluğa ve gözün köşelerine sürdüm.



İnce açılı bir fırçayla MAC CArbon (veya erhangi bir MAT siyah far ) farını tam kirpik diplerine gelecek şekilde incecik sürdüm. Sonra aynı far ve fırçayla yukarı doğru minik bir kuyruk çizdim.



Aynı fırçayla göz altına da gözün yarısına kadar gene MAC Carbon farı kirpik diplerine çok yakın bir şekilde çektim


Aynı yassı fırçayla gözün köşesine çektiğim kuyruğu hafifçe kalınlaştırdıktan sonra, FLORMAR Truecolor Dipliner Siyah likit eyelinerla , eğik uçlu fırçayla çizdiğim bütün çizgilerin üzerinden geçtim.



Gözlerin içine de AVON'nun kalem şeklindeki Supershock Gel eyelinerı ile siyah çektikten sonra, CLINIQUE Fineliner for Brows 3 numara ile kaşa şekil verdim.Gerçek kaş şeklimi değiştirmeden sadece biraz düzelttim. Güçlü kaşlardan ziyade daha doğal kaşları tercih ettim.



Orjinal makyajda takma kirpikte kullanmıştım.MAC no7 takma kirpikler. Ama burada kullanmadım.Sadece alt ve üst kirpiklere bol bol siyah rimel uyguladım.Dolgunlaştırıcı özelliği olan YVES SAINT LAURENT Mascara Volume Effect 1. favorim..




Biraz yardımcı olabildiğimi umuyorum :) Bir deneyin bakalım..Bir sonraki bu dizinin yazısı nişan kıyafet ve makyajı hakkında...:)))))


18 Şub 2012

SEN HİÇ GERÇEKTEN AYNAYA BAKTIN MI?

 Hayatınız devam ederken, sabah kalkar, gece yatar, ağlar veya gülerken...  bir anda birşey olur.  Hani ani bir aydınlanış, ani bir görüş, böyle şimşek çakmış gibi bir algılayış anı olur...sizin oldu mu hiç..

  Kendinizle ilgili herşeyi bir anda kesin net ve çok net bir acımasızlıkla anladığınız bir an..Tabiri caizse ne bok olduğunuzu tam olarak kavradığınız bir an...Benim oldu sayın okuyucu..valla billa oldu ve seni temin ederim ki hiç de beklediğim gibi olmadı.

  Ben kendimle ilgili nihai gerçeği kavradığım anda, gökte gök kuşakları belirmesini, hafif bir keman eşliğinde grek korosunun HALELUYAAA diye ulumasını, tatlı bir rüzgar saçlarımın arasından eserken, bir ışık hüzmesinin beni aydınlatması falan beklerken çok farklı oldu..Bok gibi soğuk bir günde, istediğim herşeye sahip olduğuma inandığım bir anda, fevkaladenin de fevkinde bir acımasızlıkla kafama küt diye indi.. Kendinin ne olduğunu anlamak..Kendini kandırmaktan uzak, maskelerinden arınmış bir şekilde, kendine çırılçıplak bakmak zorunda olmak...Bazı şeylerin değişebileceğine ,kendinin değişebileceğine dair inançlarının gaz ve toz bulutu olması.."insan değişebilir, herkes değişebilir laylayloom" palavralarını anlamak..Kendinle geçirdiğin yıllardan sonra, seni neyin beklediğini artık iyice idrak etmek...EVET SAYIN OKUYUCU..BEN BUYDUM..DEĞİŞMEYECEKTİM..HEP BU OLARAK KALACAKTIM..Tabi okuyarak kendimi daha da geliştirebilirim, insan ilişkilerimi şekillendirebilirim, özel hayatımdaki davranışlarımı şekillendirebilirim ama eninde sonunda başbaşa kalacağım kafamın içindeki şahısla yani gerçek benle geçireceğim hayatımı şekillendiremezdim. o değişmeyecekti..İnanç kalıplarım değişebilir ama düşünce sistemim değişmeyecekti, baktıklarım değişebilir ama gördüklerim değişmeyecekti, sıkıntılarımın şekli ve şemali değişebilir ama onları yaşayış şeklim değişmeyecekti...

  Bu zor geldi bana açıkçası..Aynaya baktığımda göz göze geldiğim şahsın nihai olduğu gerçeği..Hani hepimizin ufak kusurları vardı..Hani hepimiz insandık, hatalar yapabilirdik, hani bazen nankördük bazen tamahkar...peki neden hepsi bir araya gelmeye başladığı anda kocaman bir kanbur gibi sırtımdalardı..Hani ufaktılar,tefektiler....içi dolu turşucuklarmış meğer..Bir tane aldığın anda kendine bin tane hediye etmiş oluyormuşsun...

 Ne yazık ki insan yanlız bir canlı da olsa etrafındakilerle sürekli etkileşim halinde oluyor. Sizin kendinizle yaşadığınız, anlaşamamazlık bunalımları malesef sizi sevenlere de yansıyor. İstemeden sizi sevenleri de yorabiliyor, kırabiliyorsunuz.. o zaman aynaya baktığında daha çok üzülüyor insan..İşte bu kabul etme noktasını zorlaştıran yegane etken..

Kendini kabul etmek noktasında, ne kadar kaldığını bilmediğin hayatının geri kalan kısmını da kabul etmiş oluyorsun aslında. Hayatının geri kalan kısmında kendine yaptıklarını yapmaya devam edeceğini, o kafatasının içinde olanla beraber olmaya devam edeceğini....İyi haber artık neyle karşı karşıya oduğunu ve seni nelerin beklediğini çok iyi biliyorsun demektir. Kötü haber artık neyle karşı karşıya olduğunu ve seni nelerin beklediğini çok iyi biliyorsun demektir...

Avam bir tabirle yesin ya da yemesin kendi falına bakmış oluyorsun...Tarif ve malzemeleri değişse de artık tadı aşağı yukarı aynı olan bir yemeksin sen. Tadına baktığında hoşuna gittiye ne ala..Peki ya gitmediyse..korkuyor ve üzülüyorsan....O zaman güçlü olmak neymiş öğreneceksin canım okuyucu...
Çünkü güçlü olmazsan başaramazsın...Bu yolu tamamlayamazsın...

Peki siz hiç aynaya baktınız mı?? Gördükerinizi seviyor musunuz..Onu gerçekten tanıyor musunuz..Hayatınızın geri kalanını, gördüğünüz kişiyle ve asla içinden çıkamayacağınız kafatasınızın içinde yaşayacağınız gerçeğini kabul ettiniz mi??? Peki korkuyor musunuz????