7 Ara 2012

BİR S..R GİT LİSTESİ


Etrafımda olanı biteni izlerken, bazen çok hoşuma giden şeylerlerle karşılaşıyorum ama bazen de beni anormal derecede kıl eden, durumlar ve kişilerle de yüz yüze gelebiliyorum. Özellikle  beni çok geren ve kendilerine en içten dileklerimi sunmak istediğim şeyler ve kişiler listesi yapmak istedim. Bu bir şekilde papaz efendiye günah çıkarmak gibi de geliyor. Benim papaz efendim de siz oluyorsunuz bu durumda. Buyrunuz ,benim bu aralar ki bir s...r git listeme...

1-Türkiye gibi yolları bozuk, benzini şaka gibi pahalı ve trafik kurallarının sadece sallanmak için konumuş olduğu (özellikle de bütün bunlara ek olarak, trafiğin günün 30 saati tıkalı olduğu İstanbul şehirinde) bir yerde yaşayıp, milyonlarca liralık, saatte 7000 basan, yerden sadece 3 cm yukarada arabalar satın alan salaklar....Bu o kadar saçma , o kadar manasız, o kadar-o kadar-o kadar gerzekçe ki anca şöyle açıklayabilirim...3 bin TL verip aldığı incili 15 cm topuklu Louboutin ayakkabılarıyla bir kadının, spor salonuna gitmesi ve bu ayakkabılarla koşu bandına çıkıp koşmaya çalışması, sonra ordan çıkıp halterin altına girmesi ve sonra da pilates yapmaya çalışması ne kadar manyakçaysa yukarıdaki yazdığım durum da işte bu kadar manyakçadır.Bu arabaları alanlar bir s...r git listemdeki gururlu yerlerini hep koruyacaklardır.

2-Yukarıdaki ile bağlantılı bir madde olacak ama ayrı başlık altında yazmak istedim.. Gereğinden büyük evlerde, gereğinden fazla lüks içinde yaşayıp bunu hava atma malzemesi olarak kullananlar. Bir ev, evde kaç kişi yaşıyorsa maksimum o kadar kişi sayısı +1 odalı olursa son derece yeterlidir. Ama 35 kişinin yaşayabileceği evlerde 2 kişinin yaşaması kadar bence gereksiz ve şımarık bir hareket olamaz. Dekorasyon dergilerine çıkıp, 900 metrekarelik evlerinde 3 kişi yaşayarak bir masaya 45 bin TL vermiş olduklarını beyan eden kişilerin hepsine bir si...r git demek istiyorum...Aynı tarz kişilerin genellikle yukarıdaki maddede yazdığım tarzda arabalar alıp, kullanamadıklarından dolayı, bar veya kafe önlerine çektikleri ve kadın avlamaya çalıştıkları bilinen hayat gerçeklerindendir. Bu kişilerin karılarının da solaryuma girmekten kararmış ellerinde kredi kartları, sümüğümü silmeyeceğim çantalara binlerce lira dökmekte ve mutlu olmaya çalışmakta oldukları veya kaslı spor hocalarıyla samba yaptıkları tahmin edilmektedir....

3-Herkesin bir stil ikonu, bir fashionista olarak nitelendirilmesi bu aralar pek bir trendyyyyy..Fashionista olmak ne demek? Şu demek, lunapark palyaçosu gibi giyinerek sokağa çıkıp biraz ünlüysen resimlerini çektirtmek, değilsen kendi resimlerini çekip bloğuna koymak, birilerinin de farklı olmak ile eblek gibi görünmek  arasındaki farkı kaçırıp seni beğenmesi demek.. Hayatımda gördüğüm , görebileceğim en saçma sapan kıyafeteri bir araya getirebilmeyi başararak, moda haftalarını dolaşmak suretiyle bizim giydiklerimizi eleştirebilme veya trend belirleyebilme yetkisine sahip olduklarına inananlar veya tam tersi iki kişi o blogu okuyor diye, blog sahibini, moda ikonu haline getirenler, hepiniz topluca bi s...rip gidebilirsiniz.

4-Memleketimdeki sonradan görme elit tabaka veya sosyete bozuntuları veya artist çakmalarının hepsinin yaratıcılıktan, orjinallikten uzak beğenileri ve hareketleri.Memleketimde bu kesimlerdeki herkese soruyorlar nerelereri seversiniz, nerelere gidersiniz diye, herkesin ağzından çıkan, Bir NewYork, Paris, Londra. Bu nasıl iştir anlayamadım..Biriniz de başka bir şehir ismi verin, Rio diyin mesela, mumbai deyin ne bileyim nairobi deyin....Ne şehirlermiş bu londra, newyork, paris...Paris dediğin iki süslü taş ev, bir demir kule, londra desen bütün gün yağıyor, newyork istanbul'un aynısı yerler balgam çöp kaynıyor..evet gitmek görmek lazım ama her birine birer kere gitsen yeter..Gerçekten 2 fazla, 3 gereksiz..Farklı olamayan, herkes ne beğeniyorsa onu beğenen, yeniliklere kapalı, topluluk nereye giderse oraya gidenlere , sevgilerle bi s....rin gidin diyorum o halde.

5-Romantik ve hisli blog veya roman yazacağım diyerek başlayan, içimi şişire şişire 2 cümlelik konuyu, 3 sayfa vıcıta, yavşata yazan, en sevdiğim mevsimdir sarı sonbahar takılıp, bir yaprağın rengini ve damarlarını tarif etmek suretiyle kendini edebiyat yapmış kabul ederek nobel ödülü alacağını zannedenlerden fenalık geçirmekteyim. Ne olur s...rip gidin....

6-Devamlı kendi reklamını yapanlar, işindeki veya ilişkisindeki başarılarını milletin gözüne gözüne sokanlar..Tamam başarının sırrı azıcık kendinin reklamını yapmaktır doğrudur..Ancak allah rızası için ya, malzemen belli, tarifin belli, senden çıkacak yemek belli..Hadi seni tanımayanlar diyelim attığın palavralara kanıyor, tanıdıklarının yanında yapma bari..Bütün gün uyuduğunu bildiğim birinin çalışmaktan şiştim veya işimde çok başarılıyım ayaklarına yatması beni delirtiyor veya senin ilişkinin ne kadar güzel olduğunu, ne kadar mutlu olduğunu dinlemek beni bayıyor çünkü biliyorum kocan seni boynuzluyor, gözlerimle gördüm, sende biliyorsun ....gerçek başarılar biraz gizli our...gerçek aşk biraz gizemli olur, yaşayanlar arasında kalır..Dolu başağın boynu bükük olur..Kalanlar s..rip gidebilir.

7-Daha önceki yazılarımda bir iki kere değinmiştim ama en son gördüğüm bir reklam, beni artık hem güldürdü hem de sinirlendirdi. Reklamı yapılan krem hücre içi dna hasarını tedavi edebileceğini iddia ediyordu..lazer ışını mı bu krem, bir çeşit kemoterapi ilacı mı, hücre içi dna hasarını yüzümüze sıvazladığımız bir krem nasıl çözecekkk? Nasıl ??? Kremler nasıl yüz kaslarımızı toparlar, kaslara ulaşamazlar, hatta derinin alt katmanına dahi ulaşamazlar. Hiçbir krem memenizi, yüzünüzü, poponuzu,karnınızı sıkılaştırmaz.....sadece cildi daha pürüzsüz yapıp ilizyon yaratır. İnsanları, yalancı, veya gereksiz şaşalı cümlelerle kandırıp, milyonlarca liralarını çalan bu hırsızlara verilecek tek cevap, kaliteli ve uygun fiyatlı markalardan alacağınız ve uygulayacağınız kremlerle de cildinize bakım yapabileceğinizi gördükten sonra, kazıkçılardan alışverişi bırakmaktır. Ah evet tabi...bir de onlara s....r git diyebiliriz...




Bu arada uzun zamandır yazmadığım, ihmal ettiğim ve tembellik yaptığım, üstelik de bu tembelliğim için mazeretim de olmadığından dolayı kendime de s..r git diyebilirim sanırım..Ama gördüğünüz gibi kendimi  affettirmeye çalışıyorum :))))

 

 


17 Eki 2012

DÜNYADAN VE ELİF'TEN BİR TAKIM GÜZELLİK SIRLARI

  Güzellik kavramı, toplumdan topluma değişse de, genel olarak sağlıklı bir insanın ışıldaması güzeldir. Sağlıklı bir cilt ve saç, rengine ve cinsine bakmadan güzeldir, pırıl pırıl bakan gözler ve bembeyaz dişler de öyle.
 
  Sağlığımla ilgilendiğim ve ayrıca, kendim her türlü bilgiyi uygulayamasam da, yenilerini öğrenmeye meraklı olduğum için dağarcığımı bayağı genişlettim bu konuda.Herkesin uygulayabileceği teknikler, bulabileceği malzemelerle gerçekten sonuç alınabilecek şeyler yaratılabileceğini bizzat deneyimliyorum.
 
  Bunlardan bazılarını paylaşmak isterim. Araştırıp, okuduğum ve denediğim yabancı ülkelerde çok popüler olan ve şaşırtıcı derecede beni memnun eden sonuçlar aldığım sırlarla başlayayım.
 
 Şili de uygulanan bu maske çok kolay, yorgun ve donuk cilde çok iyi geliyor.Bir avuç kırmızı üzümü ezip, içine 2 çorba kaşığı un ekleyip bu bulamacı 10 dk yüzümüzde tutuyoruz.Hem güzel kokuyor, kısa bir işlem ve sonuç parlamış bir cilt.
 
  Mısırlılar sütü çok seviyor ve bakım rutinlerinde kullanıyorlar, şöyle ki , yüzümüze favori ürünümüzle peeling yaptıktan sonra ( ben ESTEE LAUDER PERFECTLY CLEAN FRESH BALANCING EXFOLIATOR muhteşem diyorum ) süt emdirilmiş bir bezi yüzümüze koyuyoruz ve
yine 10 dk. bekliyoruz. Cilt neme doyuyor, yumuşacık oluyor.

  İtalya da uygulanan ve saçların parlak gözükmesi için bence çok başarılı olan, arada bir başvurulabilecek ilginç bir yöntem de, 1 avuç tam yağlı yoğurda, 1 çay kaşığı zeytinyağı katıp, bunu yıkanmış nemli saçta 5 dk bekletip soğuk suyla durulamak. İlk başta hafif bir yoğurt kokukusu geliyor ama enteresan bir şekilkde kuruyunca kayboluyor. Denemesi yoğurt parasına :)))

Yukarıda yazdıklarım karışımlar haricinde, tek başına kullanılabilen yağlar,bitki suları ve kaynaklar var ki mucizeler yaratabiliyorlar. Benim denediklerim şöyle;
 
 Hindistan Cevizi yağı: Büyük eczanelerde ve aktarlarda var.Nefis kokuyor, cilt gözeneklerini temizliyor, inanılmaz bir nemlendirici, ve antibakteriel özelliği nedeniyle minik sivilcelere iyi geliyor.Hatta güneş yanıklarına bile faydası var. Bir parça pamuğa emdirip akşamları uygulayın..
 
 Maden suyu: Bildiğiniz, maden suyunu açın ve bir iki gün gazı kaçsın diye kapağı açık bekletin. sonrasında,  akşamları makyajınızı temizledikten sonra veya çok yağlı bir cildiniz varsa sabah ve akşam  tonik niyetine kullanın. İçindeki mineraller cilde bakım yapıyor, iltahaplanmalara iyi geliyor. Benim cildim 1 hafta içinde kendine geliyor. Tercihim, Uludağ veya Kızılay maden suyu..İnanın, toniklere deli gibi paralar vermeye hiç gerek yok en iyi tonik bu. Yanlız, aşırı hassas, derhal tahriş olan bir cildiniz varsa kullanmayın..Bir uyarı da, ev eşrafının gazı kaçsın diye açıp beklettiğiniz maden suyunu görüp, bunları içmeleri durumuna mahal vermemek  adına, açtığınız şişeyi saklamanız yönünde yapacağım :))))..
 
   Ihlamur suyu: Hassas ve kurumaya müsait ciltler de, olgun ciltler de tonik olarak kremden önce ıhlamur suyu kullanabilirler. Kaynamış 3 bardak suya yarım avuç atıp demlendirin, süzün, geceleri olmak üzere, güle güle kullanın..
 
  Fındık yağı: Deride sürtünme veya alerji kaynaklı tahrişler ve egzama durumlarında çok iyi geliyor. Sabah akşam sorunlu bölgeye sürmeli.Tahriş olmuş, peeling işlemi yapılmış hassas ciltte mucizeler yaratıyor.

  Badem yağı: Kuru saçta mucizenin adı badem yağıdır. Saça sürülürür. Mümkünse en az 1 saat beklenir şampuanlanır, saç kendine gelir. Ciltte iyileşmeye yüz tutan kaşıntılı tahrişlere çok iyi gelir. Yağlı bir cildiniz varsa sıkıntılı bölge hariç bütün yüze sürmeyi önermem ama cildiniz kuruysa bir pamuğa biraz damlatıp cildinize uygularsanız, kızgın kumlardan, serin sulara atlamış gibi olursunuz.

 
 
  Eczanelerde satılan E vitamini kapsulleri yaraların, yeni oluşmaya başlayan çatlakların( eski ve oturmuş çatlaklara bir faydası yok) sivilce izleri gibi izlerin iyileşmesine yardım eder. Haftada 2-3 kereden fazla olmamak kaydıyla her seferinde bir kapsülü patlatıp içeriğini yüzünüze veya ihtiyacınız olan bölgeye sürebilirsiniz. ( ihtiyacınıza göre kapsülün yarısını da kullanabilirsiniz). Biraz kötü kokabiliyor..
 
  Adaçayı: Aynı ıhlamur gibi demleyin, tonik olarak kullanabilirsiniz, özellikle cildi pürüssüzleştirmede sivilcelere çok faydalı.( hamile kadınların ve göğüs kanseri geçmişi olanların adaçayıyla pek haşır neşir olmamaları gerekir )

  Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Denedikçe sizle paylaşmaya devam ederim. Bu kadar da fedakarım işte, gerekirse bilgilerimi paylaşmak için kendimi deneme tahtası olarak kullanabiliyorum kıymetimi bilin :))))
 
Bunlardan ilginizi çekenleri, uygulayın bakalım.. Bence memnun kalacaksınız. Sevgiler....
 
 
   









 
 
 
 

22 Eyl 2012

BİR BAŞ AĞRISININ ANATOMİSİ


  Başım ağrıyor, hem de nasıl ağrıyor..Böyle ense kökümden usul usul uzanarak, şakaklarımı sıkıştıran, oradan gözlerimin arkasına sızan ve zaten pörtlek olan gözlerimi iyice dışarı itmek istercesine zonklayan...Işık görmek istemiyorum pek. Karanlık istiyorum, iyice karanlığa gömülmek..Gayet sevimsizim, hani başım ağrımazdan evvel çok sevimli olduğumdan değil ama ekstra uyuzum..

  Başım ağrıyor, hem fiziksel nedenleri var tahminimce benim şu anda bilemediğim, bir de gayri fiziki nedenleri var ki gayet iyi bildiğim.

  Ülkenin ne idüğü belirsiz bir durumda ebesinin sevilmesine, bizim dışımızda gelişen, bizim kıçımızı da yırtsak engelleyemeyeceğimiz ve bir takım dış mihrakların corba tenceresi karıştırır gibi bizi karıştırmasına; İkili, üçlü , dörtlü vs taraflı anlaşmalar sonunda, zaten sonucu belli çatışmalara gönderilip telef olmalarına göz yumulan zavallı yoksullarımızın gencecik çocuklarına; Ordu mensuplarının, sadece tükürdüklerini yalasınlar diye, bir sonraki hükümet gelirgelmez af çıkacağı gökteki aydede kadar belirgin olmasına rağmen milyonlarca yıl hapse mahkum edilmelerine, başım ağrıyor...
 
  Devamlı binalar yaparak, talepten çok arz yaratarak, kendi binalarının fiyatlarını düşürten, binaları alınmayan, alınmayınca da yarım kalmış binaları tamamlayamayarak gaz ve toz bulutuna karışan salak ve dolandırıcı müteahhitlere; Bir şey moda veya popüler olmaya görsün( telefon, araba,saç rengi vs..) alakalı, alakasız- yakışan yakışmayan,  herkesin bir düşünmeden balıklama dalması gibi Türk milletinin yonca çayırlığına dalan öküz sürüsünün, göz açıp kapayana kadar çayırlığı talan edişi  gibi bir anda herşeyi talan edebilme yetisinin sonsuzluğuna, başım ağrıyor.

  Hala sosyalist devlet esintileri taşıyan komünizm kokukulu, noterlik işlemleri, tapu işlemleri, vergi işlemleri, her türlü devlet dairesi kalemi işlemlerinin o kadar kanun revizesine rağmen betonarme bina temeli gibi sabit bırakılmasına(ulan tc kimlik no diye bişi var, ne şeyime, niye bin tane belge istersin benden ehliyet yenileme için ya); Rüşvetin hayatımızın en tatlı ve sevimli gereksinmesi olmasına; Devletin geçmiş hükümetlerden günümüze, tüm kademelere yayılan enfes bir kokuşmuşluk ve bozulmuşluk kapasitesine sahip olmasına, bir şeyler yapabilmek, bir yerlere gelebilmek için birilerinin yeğeni, damadı, oğlu, boku püsürü veya cüzdan doldurucusu olması gerekmesine, başım ağrıyor.

   Piyasaya hiç doğru düzgün sanatçı çıkmayışına, pampişlerim diyen koca memeli ama beyni göz bebeklerinden küçük bir hanımla, beyinleri dahi olmayıp sadece beyincikle opere edilen kız kardeşlerin populer olmasına; (biraz kişisel fikrim olacak ama...)Türkçe müzik çalan radyolarda dinlediğim şarkıların neredeyse %80 nin çöp değeri taşımasına ve bunlara şarkı diye değer verilip radyolarda yayınlanmasına, başım ağrıyor..

   Millete güneş kanser yapıyor, yapmayın etmeyin diye neredeyse yalvarırcasına uyarılar yapılmasına rağmen, halkımın hala solaryuma gidiyor olmasına; Spor yapmak ancak enerji ve zaman verildiğinde ve yeri geldiğinde acı verici olduğunda işe yarar diye kıçımızı yırtarken, Türkler'deki inanılmaz löp götlük kapasitesi sebebiyle YORMAYAN SPOR SALONU gibi yerlerin açılmasına, başım ağrıyor..
 
  Sigara bu kadar zararlıyken, hala ama hala çok ender de olsa sigara içiyor olmama; Geceleri bir türlü uyuyamıyor oluşuma; Bu dünya üzerindeki en iyi felaket ve korku filmi senaryolarını yazabilme potansiyeline sahip olarak kendimi anksiyeteden anksiyeteye sürükleyebilme kapasiteme,başım ağrıyor.....
 
Sonuç olarak başım ağrıyor ama tahminim hepimizin başı ağrıyor bu aralar. Kimizin baş ağrısına kalp ağrısı eşlik ediyor, kimimizinkine ruh ağrısı, kimimiz dişlerini gıcırdatıyor çünkü o kadar öfke dolu, kimimizin poposunda yeller esiyor..Herkesin hayatı algılayışı, yaşayışı,baş ağrıları farklı..Hepinize baş ağrısız, cici mi cici, çiçekli böcekli,  sağlıklı, sinirleri alınmış günler dilerim..
 

3 Ağu 2012

'OBEZİTE' ÜSTÜNE BİR ÜÇLEME 2 (hoptirinaynom haydi spora...)

Obezite üzerine üçleme 1 isimli yazıdan sonra, üçlemeyi ikiye tamamlamam biraz zaman aldığı için kendime kızgınım çünkü bu önemli bir konu sayın okuyucu.. Mahşerin Tek atlısı "Obezite" Üstüne Bİr Üçleme 1 linkindeki ilk yazımda vücut kitle endeksi hesaplamasıyla obezitenin sınırlarını ve bazı komplo teorilerimi yazmıştım.

 Bu yazımda gereğinden fazla kilolu olmanın vücüdumuzda  ne gibi değişiklikler yaptığını yazacağım. Fakat hepinizin bildiği, şekeriniz artar, tansyonunuz fırlar, kolestrol damarlarınızı tıkar, nefes darlığı yapar gibi açıklamaları profesyonellere bırakıp kısaca size bir iki resim sunup, bu resimlerin açıklamalarını yapıp, sizi kendiniz ve resimlerle başbaşa bırakmayı planlıyorum...

Öncelikle fazla kilolu olmanın, sağlığımızın her alanındaki zararlarını bilmeyen varsa kendilerine buradan nanik çekiyoruz bu kadar naif oldukları için. İnsan vücudu için yağ gereklidir ama her şeyin fazlası gibi yağın fazlası da zarardır ziyandır. Hele de kendimizi kendi yağımızda boğacak kadar kilolu olmak korku filmi gibidir. Aşağıdaki resim normal kiloda bir insan ile Obez bir insanın Manyetik rezonans yani MR görüntülerinin karşılaştırılmasıdır.

Hangisinin normal kiloda, hangisinin obeziteden muzdarip olduğunu açıklamama gerek yok sanırım (ihtiyaç duyanlar için normal kiloda olan sağdaki)

 Aşırı kilonun yarattığı zararlarları, bu  örnek MR resmine bakarak ,  yukarıdan başlayarak aşağıya doğru yazarsak eğer, kalbin etrafında biriken aşırı yağ tabakası ( eminim kalp krizi için son derece kaygan bir zemin hazırlıyordur), aşırı kilolardan dolayı sıkışmış kaburgalar dolayısıyla yeterli miktarda doğru nefes alamayan akciğerler, devasa boyutlalarda bir yağ katmanıyla sarmalanmış iç organların kalanı ( burada kocaman olmuş karaciğerin de artık yorgunluktan attığı imdat çığlıklarını resime bakınca duyabiliyorum ), yağ katmanlarında dolayı oluşan vücut şekil bozuklukluklarını dengelemek adına şekil değişikliklerine uğramış kaslar, ve aşırı ağırlıktan dolayı aşınmış eklemler...
bunların hepsinin uzun ömür ve mutlu hayat için çok faydalı olduklarını düşünen varsa onlara başarılar diliyorum..

Nasıl savaşılabilir peki , nasıl kurtulunabilir???
Obezite ile savaş için, kabul edilebilir değerlerde değişimler yaşanması gerekiyor. Öncelikle tombul çocuk sağlıklı bir şey değildir. Çocukların sağlıksız bir beslenmeye özendirilmeleri, yesin de ne yerse yesin mantığı, elinde kaşık peşinde koşan anneler yüzünden oluşan şımarıklık kaynaklı yemek seçiciliği hep zararlı gıdalara yönlendirici ve zararlı gıda alışkanlıkları kazandırıcı hareketlerdir.
Zararlı gıda tüketmeye açık çocukların ise ilerde kilo sorunları yaşamaları çok muhtemeldir.

Yukarıdaki resim çoğu annenin içinin gittiği resimdir eminim..Aman keşke benim çocuğum yesin de, hiç yemiyor, çok zayıf vs... gibi anne olmanın getirdiği haklı ve elde olmayan korkular umarım sağlıklı gıdaların göz ardı edilmesini sağlamaz. Çünkü aşağıdaki resimdeki kişinin, sağlıklı beslenme rejimi alışkanlığı ile bu hale gelebileceğine inanmıyorum. İlaç tedavisi, bazı hastalıklar veya hormon bozukluğu yoksa bir insanın bu hale gelebilmesinin tek sorumlusu hayat alışkanlıklarıdır.

Yağda, tuzda, şekerde çok zengin besinler ve sıfır hareket mottosuyla hareket edilmesinin kaçınılmaz sonuçları vardır. Bu sonuşları elimine etmek ise elimizdedir. Biraz irade ve biraz araştırmayla herkes kendine uygun bir besleme rejimi ve spor düzeni bulabilir.

Bu yazı serisinin ilki olan obezite 1 isimli yazımda azıcık değindiğim, benim kendi hayatımda uyguladığım beslenme sistemi ve spor seçimlerim şu şekilde

BESLENME:
-gıdalarımı kızartılmış tüketmem
-hem kolayıma geldiği için, hem  çok sağlıklı olduğu için, hem de ete alternatif bir protein kaynağı olduğu için bakliyat çok pişiririm
-yoğurt ve peynir çok severim.
-dışardan yemeyi hiç sevmem mümkünse çok üşenmiyorsam evde pişiririm...
-paketlenmiş aburcuburları  tüketmiyorum (cipsler, şekerler, vs...)
-canım çok çekerse sütlü çikolatalardan yiyorum ama bokunu çıkartmıyorum ( yani insan porsiyonları ile yemek at porsiyonları ile değil )
-birşey atıştıracaksam bu badem fındık vs.. oluyor..
-malesef meyve yiyemiyorum, lütfen siz yiyin...
-gerçekten asla şekerli zımbırtılardan içmiyorum (gazozlar,kolalar..), siz içiyorsanız allah yardımcınız olsun vaz geçmek çok, zor azaltın bari
-Spor öncesi enerji versin diye günde bir tane sütlü kahve içiyorum
-akşamları genellikle unutmazsam sarı kantaronlu bir çay var piyasada ondan içiyorum, çay alırken yapay tatlandırıcılı olanlardan uzak durun, mesela, limonlu ıhlamur almayın..ıhlamur alın limonu kendiniz sıkın...vs....bu tarz bitki çaylarında içindekiler kısmına bakın ekstra yabancı madde eklenmiş olanları almayın sadece bitki içerdiklerinden emin olun...
-sabahları tam yağlı süt eklediğim, tam tahıllı ve  kurutulmuş meyveli gevrek karışımlarından bir  kase tüketiyorum  ( gene insan kasesi,at değil )
-her gün mükünse sebze veya ot (kafa yapıcı değil :))))) yeşillik ) tüketiyorum (ot tüketirken de insan porsiyonlarıyla değil bu sefer at porsiyonlarıyla tüketiyorum..)
-Her gün Solgar markasının omega 3( malesef reklam değil ama mesela reklam için bana para ödeseler ne güzel olurdu değil mi ? ) tabletlerinden kullanıyorum. Bu yağ asidi, vücut için süper faydalıdır, halk arasında balık yağı da denir. Balık yağı tüketmek istemeyenler veya tüketemeyenler için ketentohumu, semizotu, ceviz, fındık, badem, yeşil yapraklı sebzeler de omega 3 kaynağıdır. Benim içtiğim balık yağından olanı. Saça, cilde, beyne, ruha çok iyi gelir. Sevin, sayın, kullanın... (yağ asidi nedir, e biz yağlarla savaşırken neden yağ asidi içiyoruz sorularına vereceğim cevap 3 sayfalık bir farmakoloji yazısı olacağı için yalvarırım bu konuyu açmayalım..Omega 3 iyidir işte uzatmayalım, ama hala çok merak eden varsa omega 3   ve  doymuş ve doymamış yağlar)

SPOR
-ben spor manyağıyım, herkesden böyle olmasını beklemediğim gibi, olabileceğini de sanmıyorum. Ama hiç birşey yapmasam merdiven çıkarım kardeşim. asansör kullandığım çok enderdir, eskiden şehir merkezinde otururken çok yürürdüm, sizin olanağınız varsa yürüyün
-spor salonu üyeliği olan, gidin kardeşim üşenmeyin gidin iyidir...
-ben ağırlık çalışmaları, koşma ve artı  son zamanlarda 50sn çalışma 10 sn dinlenme şeklinde yapılan cardio ve ağırlığı birleştiren intervalli çalışmaları yapıyorum. Koştuğum zaman aşağı yukarı 3 km koşuyorum, orta tempoda koşuyorum ve bitirmeye yakın son 60-70 metrede çok hızlanıp bitiriyorum.
-ağırlık çalışmaları için bir salona üye olmak en mantıklısı . Kilo  kaybı sonrası sarkmalara veya vücut şekillendirmeye sadece cardio ile (mesela koşma..) kavuşamazsınız, ağırlık çalışması veya pilates, yoga gibi vücudun kendi ağırlığının kullanıldığı çalışmalardan yardım almak gerekir.
-spor sonrası mutlaka protein içeren besinler tüketiyorum. ( yumurta, bakliyatlar hep protein alternatifleridir. )
-Haftada 5-6 gün spor yapıyorum (çoğunuzun çüş dediğini tahmin ediyorum. Haklı olabilirsiniz, ben çok sevdiğim ve hiç üşenmediğim için bu böyle ) . Yine de siz 3 günü tutturmaya çalışırsanız çok iyi olur..O da olmadı 2 günü tutturmalısınız...

Hayatınızda yapacağınız ufak değişikliklerin sağlınız ve bedeniniz üzerindeki farkı çoğu zaman gözle görülür düzeydedir.Bu değişliklerden beslenme ile ilgili olan irade ister, spor ile ilgili olanları da biraz terlemeyi gerektirir ama sonuçlara değerdir.

Saygılarımı iletiyorum.Sağlıklı günler efendim....




13 Tem 2012

MAHŞERİN TEK ATLISI "OBEZİTE" ÜSTÜNE BİR ÜÇLEME 1

Uzun zamandır yazmak istediğim bir konuydu şişmanlık ve obezite..En sonunda kaleme almaya karar verdim. Çok kapsamlı bir konu olduğu için 3 parçaya ayırıp yazmak istiyorum. Bu ilk yazı şişmanlığın hormonal ve genetik bir sebep yoksa olası nedenlerinin hafifçe üzerinden geçilmesi , yaygınlığını ve basitçe nasıl engellenebileceği üstüne...
 
Bilirsiniz, eskiden beridir, 50 yaş üstü akrabalarımızın kıramadığımız bir takıntısı vardır. Bu takıntı kilo üstünedir. 50 yaş ve üstündeki Türk insanı için zayıflık kabul edilemez bir durum. Şöyle etli butlu değilseniz, yanaklarınız biraz tombulca değilse  bu gurubun endişeli bakışlarına maruz kalırsınız . Derhal "biraz kilo almalısın" çok zayıfsın, bak hiç sağlıklı değil bu zayıflık" şeklinde, kafaların sağa sola sallanmasının eşlik ettiği, bol cık cıklı öğütler duyarsınız. Ben bu durumu yıllardır, büyüklere anlatamadım..Kaburgalar sayılacak, kalça kemikleri etini delecek şekilde fırlamadığı sürece yani iskelet şeklinde değilseniz, zayıf olmak sağlıksız olmak demek değildir. Vücut kitle indeksi hesaplaması bize sağlıklı kilonun alt ve üst sınırlarının ne olduğunun ip uçlarını vermektedir. Buna göre, kilonuzu,  metre cinsinden boyunuzun karesine böldüğünüz vakit elde ettiğiniz rakam vücut kitle indeksinizdir. Örneğin; 71.5 kg ağırlığında ve 1.65m boyunda bir bireyin vücut kitle indeksi; 71.5/ (1.65)2 ; 71.5/ 2.72= 26.28 kg/m2' dir

Aşağıdaki hesap makinesi linkine  tıklayarak açılan pencereden kendi vücut , kitle indeksinizi hesaplayabilirsiniz

Yapılan hesaplama sonucunda;
18.5 kg / m²'nin altında olanlar Zayıf
18.5-24.9 kg / m² arasında olanlar Normal kilolu
25-29.9 kg / m² arasında olanlar Fazla kilolu (Overweight)
30-39.9 kg / m² arasında olanlar Obez (şişman)
40 kg / m²'nin üzerinde olanlar İleri derecede obez

 Kadınsanız 18.5-24,9 skalasında 20 ye yakın olmak daha sağlıklıdır, erkeklerin ise
24.9 a daha yakın olmaları sağlıklıdır.

 Gördüğüm ve tahmin ettiğim kadarıyla Türkiye'de insanlar genel olarak 25-29,9kg/m2 skalasında gezinmektedirler. Bu durum Türk nüfusunun en iyimser ifadeyle fazla kilolu olduğu manasına gelebilir. Ancak bu kilo dağılımı belli bir yaşın üstüne çıktığımızda karşımıza çıkmaktadır. Şükür ki genç kesimimiz de hala, normal kilolu bireyler ağırlıktadır. Türk insanının yaşla birlikte kilo almasını sebebi ise kanaatimce, hareketsiz yaşam tarzı, gereğinden fazla beslenmek ve dediğim gibi  bazı kesimlerce zayıf olmanın güzel ve sağlıklı kabul edilmemesi olabilir. Aşağıdaki üzüntü verici obezite tablosu Vücut kitle indeksi hesabına göre, bölgelerimizdeki obezite oranlarını vermektedir
 
Türkiye'de bölgelere göre obezite oranları (yaklaşık)
Doğu Anadoluda en düşük (%17.2)
İç Anadoluda en yüksektir (%25.0)dır.
Güneyde %24,
Kuzeyde % 23.5,
Batıda ise %21.6 olarak saptanmıştır.

Obez nüfusta, kadınlar erkeklerin neredeyse iki katıdır. Bunun sebebi, Türk kadınlarının doğumdan veya menapozdan sonra kilo almaları, spor yapma bilincine sahip olmamaları ve erkeklere göre doğuştan gelen, hormonal ve metabolizmasal dezavantajlarıdır.
 
Bu rakamlar korkutucu ve hüzün vericidir. Ancak şükür ki Türkiye şişman deyince hala ilk akla gelen ülke değildir.
  
Şahsen şişman deyince benim aklıma ilk gelen ülke Amerikadır. Hayatımda gördüğüm, en şişman insanları ve en çok şişmanı bu ülkede gördüm ben. Amerika'da obezite çok büyük ve gün geçtikçe artmakta olan bir problem.
   
Ancak Amerika'daki şişmanlık  Türkiye'dekinden oldukça farklı.. Nasıl mı ?? Bu fark bana ilk gördüğümde çok enteresan gelmişti. Dediğim gibi Türkiye'de genç nesil kısmen normal kilodadır. Yaş ilerledikçeyse hareket etme azalır, işin içineTürk insanının kendine bakmayı bilmemesi ve sevmemesi de girince, yaş ile doğru orantılı bir kilo alımı kaçınılmaz olarak gerçekleşir.
  
Amerika'da ise tam tersi bir tablo gözükmektedir. Bir masa etrafında oturan 3 nesil gördüğünüzde ilk dikkatinizi çeken normal kilodaki yaşlılar, şişman orta yaşlılar ve malesef ki neredeyse obez torunlardır. Amerika'daki bu enteresan farkın sebebi nedir ?? Bunu sebebi Amerika'daki gıda sektörünün korkunç bir hal almış olmasıdır. Eski, yaşlı Amerikalılar bizim yediğimiz gibi normal, kısmen az katkılı besinler tükettikleri için normal kilolarda kalmışlardır, daha sonra korkunç gıda devleri, işin içine girmiş GDO lu delice hormonlu yapay gıdalar birbiri adına piyasaya sürülmeye başlanmıştır, hayat tarzları değişmeyen ama yedikleri değişen insanlar ise hızla kilo almaya başlamışlardır.
  
Günümüzde ise Amerika'da marketlere girdiğimiz vakit karşımıza çıkan görüntü korkunçtur..Normal ve doğal olan herhangi bir şeye rastlayabilmek mümkün değildir. Doğal olan ürünlerin ki,  eğer varsalar fiyatları gerçekten,  normal bir vatandaşın cebini yakacak kadar yüksektir. Normal süt bulmak mümkün değildir ama her taraf süt olduğunu iddia eden ama asla olmayan % 2 yağı alınmış, % 43 yağı alınıp sözde D vitamini eklenmiş, yağsız ama E vitminli vs..gibi ürünlerle doludur. Yoğurt bulmak mümkün değildir. İğrenç tatlandırıcılı ve şekerli ne varsa rengarenk her yerden sarkmakta, gözünüze gözünüze sokulmaktadır ama peynir asla yoktur. Zeytin bulmak imkansızdır, en iyi ihtimalle, oldukça yüklü miktar para ödeyerek, zeytine benzer bir konserve alabilirsiniz ama bizim bildiğimiz snickers çikolatasının 4 katı boydaki çikolatalar, komik paralara satılmaktadır.
  
Bunları anlatmamın bir sebebi var. Elbette bize ne elin Amerikalısından..Şişmansa şişmandır...değil mi?? Hayır değil...Çünkü eğer izin verirsek bizim sonumuz da böyle olacaktır.  Kişisel fikrim, Gıda devlerinin, ilaç sanayisiyle el ele çalışmakta olduğudur....Bu iğrenç gıdalar halka sunularak, halk hasta edilmekte ve ilaç sanayisine bağlı hale getirilmektedirler. Amerika da zayıflama hapları inanılmaz kar getiren bir iştir. Kolestrol ve kalp ilaçları da öyle.. Bu derinlerden yürütülen bir plandır. O pis süt benzeri şeyleri veya ne üdüğü belirsiz iğrenç rengarek pis tatlandırıcılı mısır gevreklerini vs... piyasaya sürmeseler ( neredeyse bedava fiyatlara) ne bu hastalıklar ne de bu obezite sorun olurdu...Ayrıca bir önemli fark da bizim hala evde kendi yemeğimizi pişirmeye devam etmemiz ancak Amerikalılar'ın neredeyse tamamının öğünlerini dışarda veya hazır yemekler tüketerek geçirmeleridir. Bu da çok önemlidir, çünkü kendi yemeğini pişiren kişi, yemeğin yağını tuzunu, içeriğini kontrol edebilmektedir ancak hazır yemeklerde böyle bir durum söz konusu değildir..Birde işin içine devasalıklarıyla ünlü Amerikan porsiyonları da girince şişmanlık kaçınılmazdır. İşte parmak basmak istediğim noktalar bunlardır. Bu oyunun Türkiye'de oynanmasına müsade etmememiz gerekmektedir.
  
İğrenç doğal olmayan pis boyalı şeyleri çocuklarımıza yedirmemeli, biz de tüketmemeliyiz.  Gıda ve ilaç şirketlerinin oyunlarına karşı gözümüz açık olmalı, bu oyunlara kanmamalıyız. Bizim ülkemizde  hala sebze, meyve tüketme,ucuz sağlıklı beslenme  mümkün..Zayıflama haplarına o kadar para akıtacağımıza, kıçımızı kaldırmalı, hareket etmeli ve sağlıklı beslenmeliyiz...Günün birinde malesef Türk toplumu da  bu tuzağın içine düşecek sanırım ama hiç olmazsa bu durumu, bir süre geciktirme ve yeni nesil olan çocuklarımıza sağlıklı beslenmenin nasıl birşey olduğunu öğretme şansımız hala var...
 
Vücudumuz bir makine gibidir..Doğru çalışmasını istiyorsak, onu paslanmaya terketmemeli ve  bu makinenin benzini oldukları için yediğimiz şeyler kadar, onları tüketme şeklimize de özen göstermeliyiz...Unutmayın, cevap selülit kremlerinde ve haplarda değil..cevap biraz gırtlağını tutmakta, biraz da hareket etmektedir..

O zaman burdan ne anlıyoruz..
1-kendi yemeğimizi mümkün oldukça kendimiz pişirmemiz gerektiğini
2-porsiyonlarımızı, atların yiyeceği gibi değil, insanın yiyeceği boyutlarda tutmayı
3-yemeğin yağına tuzuna biraz dikat etmemiz gerektiğini
4-yapay tatlandırıcılı, rengarenk, hastalık ve şişmanlık davetiyesi o gıdalardan,kendimizi ve yapabildiğimiz kadar çocuklarımızı uzak tutmamız gerektiğini
5-biraz kıçımızı kıpırdatmamız gerektiğini (hiçbir şey yapamıyorsak veya salona gidecek maddi imkanımız yoksa, hiç olmazsa asansör vs..kullanmayıp merdivenleri tercih etmemizin bile çok fark ettiğini)
6-Canımız çok tatlı çekiyorsa, biraz dondurma veya sütlü tatlıların veya çok şekerli meyvelerin bir kurtarıcı olduğunu...(makul porsyonlar-2-3 çorba kaşığı max)


 Şişman olmanın ne kadar zor ve tehlikeli birşey olduğunu, vücudumuza neler yaptığını ikinci yazıda yazacağım...SAĞLIKLI KALMAK DİLEĞİYLE...











28 Haz 2012

LÜTUF VEYA LANET ????

  İnsanlar tanrının bu dünya üzerinde yarattığı en zeki canlılardır Biz,  hastalıklara tedavi bulabiliyoruz, teknolojik buluşlar icat ederek hayatımızı gün geçtikçe daha kolay hale getirebiliyoruz, hatta uzaya çıkabiliyoruz. Düşünebilen zeki bir varlık olmanın avantajları bizi hayat piramidinin en tepesine yerleştirdi. Bütün canlılara hükmediyoruz. Onlara eziyet ediyor, acımasızca katledebiliyor ve yine  onları koruyabiliyor, kurtarabiliyoruz.
  Zeka muhteşemdir. Kendimizi çok kötü durumlardan kurtarabilmemizi, ömürlerimizi 20-30 yıl uzatabilmemizi ve belki bir gün yüzlerce yıl daha uzatabilmemizi, icat ettiğimiz araçlarla dünyayı gezebilmemizi, sevdiklerimiz bizden ne kadar uzakta olursa olsun bir tıkla onları görebilmemizi,  onlarla konuşabilmemizi sağlamaktadır. Kötü olanı yaptırdığı gibi, kötü olanı farketmemizi, onadan uzak durabilmemizi, gerekirse başkalarını da uzak tutabilmemize yaramaktadır.
  Aile kavramımız, zekaya bağlı olarak gelişen zihnsel ve duygusal kapasitemiz sayesinde çok güçlüdür. Her canlı yavrusuna düşkündür, ama bir insan annesinin yavrusuna düşkünlüğü ve bağı, doğanın sınırlarının üzerine çıkmaktadır.
  Peki her şey güzel midir…….Hayır elbette değildir. Zeka aynı zamanda hırsı da beraberinde getirir, işte bu hırstır, bizi diğerlerini ezmeye iten, bu hırstır, açlıkların, savaşların sebebi…Zekanın bir bedeli budur ve bu çok ağır bir bedeldir.
  Tanrı bizi zeki yaratırken aslında bize sadece bir lütuf vermedi. Zeka aynı zamanda bir lanet ve bir yüktür de. Annemin çok güzel bir lafı vardır, “ne kadar salaksan, o kadar mutlusun”..
  Bana sorarsanız bu doğrudur. Bir insan ne kadar çok şey bilirse, ne kadar çok şey düşünür- irdelerse o kadar yorulur, o kadar kendini mutsuz edecek şey bulur, o kadar üzülür bu hayatta.  Her güzel şeyin bir bedeli vardır evet ve zekanın bir diğer ağır bedeli de budur. Pirimitif korkularımız dışında hissettiğimiz her korku, hayatta bizim gördüğümüz ve öğrendiğimiz şeylerden doğmuştur. Değersizlik hissi, başarısızlık hissi, terkedilme korkusu, hastalanma korkusu, adamın birinin bir gece yarısı evimize girip bizi katledebileceği korkusu, çocuklarımıza iyi birer gelecek verememe korkusu…bunlar ve muadili pek çok korku ve sıkıntı hayatın işleyişi içerisinde yavaş yavaş öğrendiğimiz ve yaşamımızı zorlaştıran etkenlerdir.
  Bilmeyen veya bilemeyen bir canlı için, kendini değersiz hissetmek diye bir şey yoktur. Bunun anlamı içselleşmemiştir. Aynaya baktığında gördüğü şeyden memnun olamama diye birşey yoktur çünkü en başta kendini irdeleme yoktur. Düşünme kapasitesi geniş olmayan bir canlı kendini başarısız hissetmez, basit zaferlerle başarısızlığını örtme arzusuna girişmeye ve kendinin daha da mutsuz etme yollarına bulaşmaz..Çünkü en başta başarı ve başarısızlık gibi kavramlardan arınmıştır..
  Aşkı yaşamayı bilmeyen bir can, onun getirdiği acıları ve sıkıntıları da bilmez. Bazen birini beklemenin veya birini kaybetmenin veya yanındayken hislerini anlatamamanın ne kadar acı dolu olduğunu bilmez.. Bu bir lütuftur aslında.
  Durduk yere kendine korkular üretmez insandan başka canlılar. Onların hayat programında bu yoktur. Durduk yere hasta olmaktan, parasını kaybetmekten korkmaz çünkü hasta olacaksa olacaktır, bunu bilmez sadece olur, olduğunda mücadele eder veya ölür..
  Ölme duygusunu anlayan ve ondan gerçek manasıyla korkan tek canlı insandır. Bir kedicik içgüdüsel olarak kendine zarar verecek şeylerden kaçınır ama gün içerisinde durduk yere aklına hayatın akıp gittiği ve bir gün kendisinin de öleceği düşüncesi gelmez. Hiçbir kedicik, hayatta bir sürü şey başarmak isterken hiçbir şey başaramamış olduğunu dolayısıya hayatının bir hiç uğruna akıp gittiği hissini yaşamaz…
  Tanrı bize gerçekten iyilik mi yapmıştır yani?  Yoksa bu bir yük bir imtihan mıdır ? Bu sorunun cevabı herkes için farklı olacaktır. Ama bildiğim bir şey var ki, insan bazen gerçekten de bilmedikleriyle mutludur…….


6 Haz 2012

ERKEK EGEMEN DÜNYA VE LOTUS AYAKLAR, SÜNNETLİ KADINLAR...

  Kadın olarak dünyaya gelmiş ve kadın olarak yoluna devam eden herkes aşağı yukarı iyi bilir ki, kadın olmak zordur.

 http://delikediyim.blogspot.com/2012/01/cunku-kizlar-pembe-sicar.html linkinde yazdığım ve işin geyiğine değinen yazımdan bahsetmiyorum  burada.

Gerçekten kadın olmak zordur. Bunu, dünyanın herhangi bir ülkesinden, herhangi bir kadına sorabilirsiniz ve vereceği cevap aynı olacaktır.

 Binlerce yıldır, erkek egemen dünyada din olsun, toplum kuralları olsun pek çok baskı kadınları ezmektedir. Bazılarına baskı demek bile mümkün değildir, bunlar düpedüz eziyettir.  Kendi içlerinde gücü bulamayan, ürkek ve şeref yoksunu erkek grupları, fiziksel gücü ellerinde bulundurma avantajını kullanarak, kadınları inanılmaz biçimde sömürmüş ve sömürmektedirler.

 Gerçekten güçlü olan bir erkek kadından korkmaz, kadının güçlü olmasıyla tehdit edilmiş hissetmez. Aksi durumdaki bir erkek için ise kadın sadece korku nesnesidir ve içten içe kendi ezikliklerini ve yetersizliklerini ona hatırlatır. Bunun için de kadının güçlü ve bağımsız olmasını istemez, kendi fikirleri olsun istemez..Eziyet edebildiği, ezebildiği müddetçe güçlü olduğunu hissedebilecektir çünkü...

 Erkek egemen toplum sözünden her zaman nefret etmişimdir. Çünkü bütün toplumlar zaten  erkek egemendir.  Bu egemenliğin miktarı değişmekle beraber, en kadın özgür toplumlarda bile güzellik ve beğenileri belirleyen erkektir ve kadınlar da bu yolda ilerler. Zaten baskıların bir çoğu bu mihvalde başlar ama  erkek beğenileri, arzuları, kişisel zevklerden sadist dayatmalara dönüşmeye başladığı vakit işin rengi değişir.

 Sadist dayatmalara dünyadan verilebilecek en güzel örnekler, Çinli kadınların Lotus ayakları ve Afrika ve Arap toplumundaki kadınların sünnetleridir kanımca..

  Lotus ayağın hikayesi, 10. yüzyıl Çin Tang Hanedanlığı esnasında öncelikle soylu ailelerde başlamış ve bu korkunç gelenek kısa bir süre içerisinde toplumun her katmanından kadının eziyeti haline gelmiştir.

  Sevimli hanedan erkekleri, dans eden gözdelerin dansları esnasında küçük ayaklarının çok seksi göründüğüne karar vermişler ve bu mihvalde küçük ayak arzu nesnesi haline getirilmiş ve kadınların ayakları bağlanmıştır. Bağlanmış ayaklara lotus çiçeğini andırdığına inandıkları için "Lotus Ayak" denmekteydi.

 Bu ayak bağlama işi ayakların şöyle sıkıca sarmalanması falan değildi. Kız çocukları 2-3 yaşlarındayken başlayan ve ayağın büyümesinin durduğu ergenlik çağlarına kadar devam ettirilen kelimelerle tarif edilemeyecek kadar acılı ve korkunç bir işlemdi. Ayakların en fazla 7-8cm  uzunlukta olmasına izin verilmekteydi.

  Kızın ayak parmak kemikleri ve gövdesi kırılarak aşağı ve içeri doğru katlanmakta ve inanılmaz sıkı bir şekilde bağlanmaktaydı. Bu şekilde yürütülerek, kırılan kemiklerin iyice iç içe geçmesi sağlanıyordu. İşlem esnasında kadınların ayaklarının bir kaç kez kırılması gerekebilmekteydi. Parmakların çürümesi ve kopması memnuniyet verici olabilirdi, böylece ayak daha da küçültülebilirdi. Hatta ayakta daha fazla et iltahap kapıp çürüsün ve düşsün diye, içlerinde kesici parçalar bulunan bezlerle bağlama yapılırdı...Bu işlem o kadar hasar veren bir işlemdi ki kadınların bir çoğu sıkı bağlama, kırıklar ve kangren olmuş parmakların gerekli bakımının sağlanamamasından kaynaklı hastalıklardan ölüyorlardı. 

  Bu kadar rezalet bir işlem olmasına karşın, küçük ayak makbul kabul edilmişti bir kere ve ayakları bağlı olmayan kızlarla evlenilmiyordu. Bu sebeple anneler, çocuklarının çığlıklarına aldırmadan bu işlemi , tam olarak söylemek gerekirse 1912 de yasaklanana kadar yani neredeyse 1000 yıl boyunca uyguladılar. Bu şekilde, kadınlar, hem kendi başlarına rahat hareket edemedikleri için erkeklere bağımlı olmuşlardı, hem de sapık bir zevk tatmin aracı haline gelmişlerdi.

 Çinin şerefsiz erkekleri için bu küçük ayaklar o kadar büyük bir erotik kaynakti ki, o dönemlerdeki yazıtlarda, bu ayaklardan erotik olarak faydalanmanın 48 yolundan bahsedilmektedir. Ancak bu şerefsizler, ayakları genelde çıplak görmek istememişlerdi, çünkü felaket derecede kötü gözükmekte ve enfeksyonlardan dolayı kokmaktaydılar. Küçük pipili bu erkekler, Lotus ayakların yaptığı tuhaf açı dolayısıyla tabandaki yarıkla cinsel ilişkiye girebilsin diye ( evet, kadının cinsel organı yeteri kadar dar değilse ayak tabanındaki yarıkla cinsel ilişkiye girmek tavsiye edilmekteydi) kadınlar bir ömür boyu sakat, acılı ve iltahaplı ayaklarla gezmeye mahkum edilmişler ve göz zevkleri çok önemli bu herifler, ayakla cinsel ilişkiye girerken rahatsız olmasınlar diye de özel çoraplar giymek zorunda kalmışlardı..

Yukarıda "Lotus ayak" eziyetinin mahkumlarından birinin ayakları. Bu ayaklar sadece 7 cm
Aynı ayakların, ayakkabı ve çoraptan ari hali....parmakların içeri kıvrılışı ve ayağın ikiye katlanmış olması son derece belirgin. Kadının parmağının üzerinde durduğu ve ayağın kırılarak katlanmasından kaynaklı yarık ise, yukarıda bahsettiğim, karılarının cinsel organını yeterince dar bulmayan erkeklere önerilen, alternatif cinsel ilişki yarığı....

                                            

 Bir başka korkunç uygulama ise Afrikanın çok büyük bir kısmı ile Arap ülkelerinde uygulanmakta olan "kadın sünnetti" adı altındaki kifayetsiz eziyettir. Eğer yukarıda anlattığım ayak bağlaması size korkunç geldiyse önceden uyarayım ki kadın sünneti, en az ayak bağlama kadar hatta daha bile korkunçtur. Bu sapkın uygulamanın erkek sünnetiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Bir kaç çeşidi vardır ama en yaygın olanı kadının dışarıdan görünen cinsel organ adı altında neyi var neyi yoksa, genelde boktan bir berberde kesilmesi ve idrar ve adet kanı için ufak bir açıklık bırakılacak şekilde dikilmesi şeklinde cereyan eden ve bir kadının hayatını acı, elem ve kedere çeviren uygulamadır.

 Malesef sadece 1997 verilerine göre bile dünya üzerinde 135 milyon evet 135.000.000 kadın bu ızdırabı yaşamaktadır ki,  bu rakamın verildiği yılın üzerinden 15 yıl geçmiştir.

 Bu kadınlar cinsellikten zevk alma kapasitelerini kaybetmişlerdir, bazıları için bırakın cinsel ilişki, idrar yapmak bile dayanılamaz acılara sebebiyet vermektedir. Bazen gerdek gecesi, sevgili kocacık rahatça cinsel ilişkiye girebilsin diye bir bıçak yardımıyla, yeni eşinin cinsel organını hafifçe!!!! genişletmek zorunda kalabilmektedir.

 Yine sadece erkeklerin sapık arzu ve ezikliklerini tatmin amacıyla başlayan bu uygulamanın hikayesi çok gerilere  M.Ö.60 lara kadar uzanmaktadır. Kaynaklar Mısır'ı işaret etmektedir. Kadın cinsel organının, bir miktar erkeklik organına benzediğine kanaat getiren o.çocukları, kadınların bu organdan kurtularak saflaşacaklarını ileri sürerek bu işe start vermişlerdir. Sadece islam ile bağdaşlaştırılması zaten tarihler itibariyle mümkün değildir. Kesin olan ise  mutlak erkek egemen toplumlarda görülmekte olduğudur. Bu işlem sadece afrika ve arap ülkelerinde değil, 19. yüzyıl Avrupasında da kadın deliliğini!!!!!!! tedavi amacıyla uygulanmıştır.

 İşlemin asıl amacı ve hedefi kadın cinselliği ve libidosudur. Libidosu yüksek kadınlar bir tehtid unsuru olarak görülmekte ve erkeklerin yetersiz cinselliklerini yüzlerine vurabilme ihtimallerine karşı çok korkunç bulunmaktadırlar. Bu sebeple "kadının saflığı" kisvesi altında kadınların hayatlarının karartılması sürdürülmektedir. Günümüz Türkiye'sinde bu "bekaret" adı altında yumuşaltılmış biçimde devam etmektedir.

 Bu saflık kisvesi belli toplumlarda öylesine kadınların beynine işlemiştir ki, zevk alabilen tam bir kadın olmanın saf olmadığına , kadınlar kendileri de inanmış ve evlatlarının iyiliği için bu işlemi sorgusuz sualsiz kendi istekleri ile uygular olmuşlardır. Tanzanya'nın "Masai" toplumuna göre sünnet olmadan çocuk doğuran bir kadın "anne" bile sayılmamaktadır.


Açık Gri gösterilen bölgelerde çok yoğun olmamakla beraber, kadın sünneti yapılmaktadır.
Kırmızı bölgelerde islami nüfus kadın sünnetini uygulamaktadır
Turuncu bölgelerde yoğun olarak belirli etnik gruplar bu uygulamayı gerçekleştirmektedir.
Koyu gri bölgelerde , etnik ayrım olmadan kadınların çoğu sünnetlidir.

7 yaşındaki Şilan Encer Ömer adlı kız çocuğunun sünnet operasyonuna ilişkin fotoğraf. Sünnet işlemleri, çok ciddi bir operasyon olmasına rağmen, hemen her zaman, son derece yoksul hijyen şartları altında, anestezi olmadan ve bazen kırık bir ayna parçası gibi materyaller kullanılarak yapılmaktadır. Mikrop kapmasına bağlı ölümlerin kaçınılmazlığına tekrar değinmeye gerek olduğunu sanmıyorum...

 Bazılarınız, bu kadınlar isyan etmemiş, binlerce yıldır bu rezilliklere ses çıkarmadan katlanmış hatta gönüllü olmuşlar dolayısıyla burada erkeğin rolü nerede diyebilirler. Burada erkeğin rolü şu: Daha ufaktan itibaren, kadının sesinin kısılması sağlanmıştır. Kadın fikir üreten değil ancak üretilmiş fikirleri uygulayan ve kabul eden konumuna sokulmuştur. Aksi gibi davranmak isteyen, okumak isteyen, isyan edenler çok ağır biçimde cezalandırılmış hatta öldürülmüşlerdir. Bundan dolayıdır ki erkeklerin cinsel tatmin aracı olan küçük ayak fikrine de, cinsel yetersizlikleri yüzlerine vurulmasın diye uydurmuş oldukları, saflaştırılmış kadın modeline de karşı çıkamamış, en iyi ihtimalle sessiz kalmışlardır.

 Yukarıda yazdığım örneklere, başka başka örnekler eklenebilir. Türkiye de namus ve töre adı altında kadınlara yapılan eziyetler ayrıca incelenmelidir diye düşünüyorum.

 Bu dünya çok acımasız..Ezilenlerin ayağa kalkabilmeleri neredeyse mümkün değil, onları sadece, güçlü ancak merhametlilerin, ellerini uzatması, ezenleri etkisiz hale getirmeye çalışmaları ve ezilenleri eğitmeye çalışmaları kurtarabilir. Sadece farkındalık sağlamak bile bir adımdır. Bugün artık siz de biliyorsunuz ki dünya üzerinde milyonlarca kadın, güzel olduklarına  veya saflaştırıldıklarına inandırıldıkları için sakat bırakılmışlardır ve yazdığım gibi bunlar sadece  bir iki örnek.....











21 May 2012

HAY REKLAMCI KADAR BAŞINIZA TAŞ DÜŞSÜN VEYA TÜRKİYE'DE REKLAM SORUNSALI..

  Televizyon izlemeyi severim ama siz bana ne kadar ukala, dümbelek, şımarık ve türevi sıfatı yapıştırırsanız yapıştırın, Türk kanallarını seyretmekten nefret ediyor ve mümkün olduğunca seyretmiyorum. Bir çeşit uydu alımcısımsı kurumla anlaşmalıyım, yabancı kanalları da izleyebiliyorum. Hiçbir faydalı programı bünyesinde barındırmayan -kişisel fikrim, çok afedersiniz bir çoğu mok gibi olan- bir sürü ağlak diziyi, arka arkaya dizmiş, kanallarla işim olmuyor, o kanallar da beni sevmiyor biliyorum, hedef kitleleri ben değilim çünkü..

Adamlar bir komedi dizisi yapalım dediler yok.... 12323784 yıldır çocukların hala duyamadığı angut bir dizi, amelelerin uzayda imtihanını işleyen ve Özge Ulusoy'un Oscarlık performansıyla bir Acem halısı hassasiyetiyle dokunmuş bir başka dizi var..Bunlardaki diyaloglar için,  Fatih camii umumi tuvaletlerinde yankılanan sesleri kayda alıp ekrana veriyorlar sanıyorum..o derece yani.... Bir tek Gülse Birsel isimli çok çalışkan ve yetenekli bir hanımın yaptığı bir dizi ilgiyi ve alakayı hak ediyor.

 Neyse  bu haldeyken bile ister istemez kanallar arasında gezerken, gazeteleri okurken çeşitli reklamlara rastlıyorum. Bazısı hoşuma gidiyor, hedefi tam 12den vurmuş diyorum, hatta ileri gidiyorum, artık bu iş bizde de çok iyi yapılıyor diyorum, sonra arka arkaya 2-3 reklam izliyorum ve içimde yaşam sevinci adına ne kalmışsa, hepsi gaz ve toz bulutu olup dağılıyor..

 Hangi reklamlar derseniz, benim çöküşümün başlangıcı olan bir iki reklam, var buraya onları yazacağım çünkü yaz yaz bitmez...

Menümüz şöyle;

 Başlangıç olarak, Bizleri, muhteşem bir yaşamın bizi beklediğine,  kuşların ve pırıldayan güneşin, mavi bulutların süzüldüğü gökyüzünden hiç eksilmediğine inandırmaya çalışan, hep koşan çocukların neşeyle kahkaha attıkları, konut projesi carpaccio tabakları var. Egenin zeytin dalları ve cumbalarının süslediği, hayatın muhteşem olduğu iddia edilen bu konut projesi reklamlarından nefret ediyorum. Gerçekte Şangay toplu konutlarını andıran bu iğrenç beton yığınları, blokların normalde asla izin verilmemesi gereken bir sıklıkta  dipdibe dikildiği yerler. Yeşillik yerine, binaların gölgelerinden dolayı güneş göremeyen minik toprakımsı alanlar var.  İsmi örneğin "güllü bahçe" ise girişinde bir tane içi geçmiş gül ağacının dikilmesi ile reklamlarda, açan ve uçuşan güllerin kullanılmasına bilet kesilmiş oluyor. Bence bu siteler  -sözde o reklamlarda koşan çocukların, gerçekte bu güneş görmeyen hıyar yeşilimsi alanları sadece 4 adımla turlayabiliyor olmalarından dolayı, loopa sarıp delirmiş gibi kendi eksenleri etrafında döndükleri-   yeryüzünde cennet değil ama pekala cehennem namzeti olabilecek, sevimsiz yerler...
 
 İçecek olarak, kolalardan birini ve onun reklamlarından bahsedeceğim..Bir anne deliler gibi sofra düzmüş sofrada yok yok. Çocuk no:1 bir yemeği beğeniyor, çocuk no:2 başka bir yemek güzel diyor, koca olacak kalas eline sağlık tandansında bir iki laf geveliyor, sonra kola geliyor, masada nasıl bir coşku nasıl bir tezahürat..Len nankörler, kadın ne yemekler yapmış, bir kuru "sağol annecim, karıcım eline sağlık" ama götü moklu kolaya davullu zurnalı tezahürat...Yemin ederim, ben o kadın olsam, o masayı yakarım...

 Ana yemek olarak, bir Ceptelefonuhattısağlayıcısıkazıkçıcell'in yağlı bir melankoliyi ince bir fırçayla tüm tepsiye sürüp, bizi aralıklarla dizip, 200 derecelik fırında 45 dakika pişirdiği rezil mi rezil ağlak reklamlarının hepsi. Hamile bir kadının devasa göbeğini sıvazlayarak, kocacığından haber beklediği, kızıyla konuşmamayı seçecek kadar hıyar olan bir babaya , kızının yeni bebesiyle video gönderdiği reklamlar şu an aklımdakiler.. Ama kimse o hamile kadının göbeğinin bebeğinden değil de, bir tarafına saplanan faturalardan dolayı şiştiğini veya o kızcağızın videoyu göndereceğim diye sayın "cell" şirketine hastahane masrafı kadar ekistıra :) ödeyeceğini anlatmıyor..Sadece sizden alınacakların listesi olan süper hızlı bir yazı ekranın alt köşesinden akarken biz sulu gözlerle reklamları izliyoruz...
 İkinci ana yemeğimiz ise ağır ateşte haşlanmış,  biz sizin dostunuzuz, size değer veriyoruz ve hep iyiliğinizi istiyoruz, hayat boyu bütün zor anlarınızda hep yanınızdayız baharatıyla tatlandırılmış banka reklamları yahnisi. Bu reklamları hala neden yapıyorlar, demek ki hala buna inanan insanlar var...Bankaların sadece parası olanın yanında olduğuna, krediyi bile paraya ihtiyacı olana değil de parası olana verdiklerine, sırf seni senelerce kendine bağlamak için trilyon taksit yaptıklarına ve taksidi erken kapatmak isteyenlerden cezai bir ödeme aldıklarına hala inanmayan insanlar var demek ki.. Banka sadece paranı depolamak için olmalır. Herkes de gayet iyi bilir ki yolu bankaya düşenin burnu boktan çıkmaz..Bankalar iyi değildir, bizim dostumuz falan hiç değildir, bizim iyiliğimizi falan düşünmezler, aynı o eşekli, tavuklu reklamdaki gibi bizi kuşbeyinli ve enayi eşekler yerine koyarlar çoğu zaman...Hala da bu reklamlara da sempatik diyebilen var bu arada eminim...

 Tatlı olarak, minik kaplar içiresinde üzerinde anneler gününe özel, sevgiden yapılma, duygu sömürüsü çikolata sosuyla servis edilen ve bizim sadece cebimizi sömürmeye yarayan korkunç Anneler günü reklamları var...Beni çok sinirlendiren iki tanesi..İlkinde replik şöyle ; "Biliyoruz bu sene de anneniz size "boşuna para harcama yavrum" diyecek ama siz ne olursa olsun gidip ona bir hediye almalısınız" şeklinde bir içeriğe sahip olan, online alışveriş sitesi reklamı...Öfkemden delirdim..Sen kimsin ya, belki biz annemle konuştuk, ikimiz de bu anneler günü işinin sadece mağazaların çıkarı için yaratılmış ticari bir gün olduğuna hem fikiriz veya değiliz ama ben anneme el emeği birşey yapacağım, gelip size para vermeyeceğim de mesela pasta yapacağım...Ne hakla gelip sana para vermem için duygu sömürüsü yapabilirsin ki??   İkinci reklamsa bir inşaat şirketinin "Anneniz size baktı sizde ona bakın artık ve ona bir ev alın" temalı ev satış reklamıydı.. Şerefsizler kendi kıytırık beton yığınlarını bana satabilmek için benim anneme olan hislerimi ve evlatlık vazifemi kullanıyor.. Kabul edilebilecek gibi değil..

 Bu örnekler bitmez. Gerçekten o kadar çoklar. Radyo reklamları, mail reklamları, cep telefonunuza gelen ve hayattan soğutan sms reklamları.. Elbette kalitesizliğe alıştık, kalitesizliğin reyting aracı olarak kullanıldığı bir ülkede yaşıyoruz ama bu kadar da kalitesizlik artık yuh dedirtiyor.

 Dolayısıyla,
Öncelikle bu reklamları yapan şirketlere buradan sevgilerimi iletmek istiyorum, hepinizin kafasına sizin kadar birer taş düşer umarım...
Sonracığıma, bu reklam filmlerini kabul eden ve bunların yayınlanmasına onay veren sevgili şirketler ve ilgili birimlerine sevgilerimi iletiyorum ve reklamcıların başlarına düşen o taşların iki mislinin onların kafasına düşmesini temenni ediyorum, çünkü onların izni olmasaydı bu reklamlar yayınlanmaz ve benim gibi pek çok insanın geceleri "nasıl ? Allahım ühüüü nasıl olabilir bu???" diye haykırarak uykusuz geçmezdi diye düşünüyorum. ( evet hassas bir insanım çabuk etkilenebiliyorum :))) Bu yemekten doymuş olarak kalkmayı reddediyorum.Bunlara kanmayı reddediyorum. Kananlar varsa onlara üzülüyor ve bir an önce uyanmalarını diliyorum....


3 May 2012

ŞANS NEDİR SEVGİLİ OKUYUCU??

 Yaşadığımız hayat saf bir şans meselesi midir? Bazı şeyler gerçekten tamamen şanstır. Hangi kültürde kimin bebesi olarak dünyaya geleceğimiz sadece ve sadece ilahi slot makinesinin insafına kalmış durumdadır. Nijerya'nın Basukuwera kabilesinde bir adamın 7. çocuğu olarak doğmak da, Donald Trump denilen peruklu ve dünyanın en zengin emlak krallarından birinin torunu olarak doğmak da tamamen şans meselesidir. Benim İstanbulda mimar ve deli bir kadınla ve  yine mimar ancak kadından daha da deli bir adamın ilk ve son bebesi olarak dünyaya gelmem gibi.

 Bu ayarlamayı kim yapmıştır, neye göre düzenlenmiştir, acaba bana sorulmuş mudur ?? Peki sevgili aileme seçme şansı verilseydi yine beni mi seçerlerdi ( sanmıyorum :)  ). Bu ve benzeri sorularn cevapları belirsizlik nanikleridir.

 Şans böyle birşeydir, senin asla elinde olmayan faktörlerin hayatını etkilemesi yani...
 Peki ne şans değildir???

 Vakti zamanında arkadaş çevresi içerisinde çok uzaklardan tanıdığım bir kızın, Türkiye'nin Alem, Paparazzi, Şlak, Klas vs.. gibi isimli dergilerini okuyanların ve bu tarz programları izleyen kesimin aşina olabileceği  ailelerinden birine gelin gittiğini öğrenmiştim. (itiraf ediyorum bir dönem ben de magazin denen uyuşturucunun bağımlısıydım) O zamanlar evlilik kavramı benim için Aydemir Akbaş ile dans etmek kadar çekiciydi ama arkadaş arasında otururken, kızın gelin gittiği ailenin ismi nedeniyle, kızın ne kadar şanslı olduğu dile getirilmişti.Hatta  biraz daha abartılmış ve Allah'ın herkese çirkin şansı vermesi dilenmişti. (kız çirkin falan da değildi üstelik)
 Aradan biraz zaman geçtikten sonra, bu mevzubahis kızımızın bir akrabasyla karşılaşmıştık, bize kızın, o aileye gelin girebilmek için neler yaptığını anlatmıştı ve hikayenin rengi değişmişti. Kızın o soyadını alabilmesinin şansla falan alakası yoktu. Resmen ince ince dokunmuş, katmer katmer dizilmiş yıllara yayılmış bir plandı. Akrabanın yalancısı olarak anlatayım;
 Olay şöyle, kızımız gazetelerde dergilerde bu ailenin sevgili oğlunu görüyor ve kafaya takıyor, ben bunla tanışacağım, birşey olmak zorunda değil etrafındakileri tanımış olurum. Derginin birinde adamın hangi spor salonuna gittiğini öğreniyor, derhal o salona yazılıyor, milletle konuşa konuşa çemberi daraltıyor hem adamı tanıyor, hem de adamı tanıyan kişileri...Sonunda hocalardan birini kafalıyor ve kendini tanıştırtıyor..Cilve işve derken dikkatini çekiyor..Bir yıl bunlar sadece arkadaş olarak kalıyorlar ama kız çok dikkatli bir biçimde asla bağı kopartmıyor ama o kadar ince işçilik yapıyor ki sapık gibi değil tatlı şeker kız gibi algılanıyor. Tabi çocuk bu arada onu sosyal çevresine sokuyor, o arada çocuğun ünlü bir sevgilisi var, aile bu kızdan nefret ediyor, çocuk bazı bazı partiler veriyor, yeniköy tarafındaki yalıda, kız da davet edildikçe minik minik kuzenlerdi, dayıydı vs.. aileyle tanışıyor, kendini sevdiriyor, o kadar ilgili ve alakalı ki dayının küçük kızı doktordan korkuyor diye ona şirin şeyler yazıp hazırlayıp göndertiyor. Aile buna bayılıyor, dayınını bir doğum günü oluyor. Bu arada dayı genç, bizim oğlandan 8 yaş falan büyük, bir sürü kişiyi de çağırıyor, kızıyla bu kadar ilgilendiği için bizim kızımızı da ve işte orda asıl aile eşrafıyla, ANNE ve BABA ile tanıştırılıyor. Tabi anne baba gençlerin davetli olduğu bir toplantıda fazla bulunmuyorlar ama kızın methini duymak için yeterli bir süre..Bu arada bizimki tanınmış sevgilisinden ayrılıyor, aile göbek atacak...Neyse uzatmayayım hikaye bizimkilerin beraber olmasıyla ve ailenin ilk başta biraz mırın kırın etmesi ama kızın çok akıllı ve yıllara yaydığı  sosyal sevgi kelebeği stratejisi sebebiyle, fazla uzatmamaları ve birlikteliği  kabul etmeleri ile son buluyor.
 Soruyorum okuyucu burada şans nerede ?? Tanınmış bir aileye gelin gitmek şans olarak algılanacak ise ( bence bu tarz aileler kural yumağı sevimsiz ve sıkıcılar) burada şans sadece kızın böyle bir planı hayata geçirecek azim ve istekle yoğrulmuş bir karekterle doğmuş olması ve biraz da maddi durumunun başlangıç olarak da ortalamanın üstünde olmasıdır. Kalan hiçbir şey ise şans değil.(bilirsiniz o sevimli tanınmış aileler maddi durumunuz ortalamanın altındaysa kıçınız yırtsanız dahi sizi kabul etmezler)
 Çok başarılı ve zengin insanlara bakıyoruz, içimizden şanslı p..nk diye geçiyor. Acaba öyle mi gerçekten. Biz gençlik yıllarımızı osurarak ve hiç bir halt yapmadan geçirirken, o ilerde kendine faydası olacak insanlarla sosyal ortamlara giriyor, kendini geliştiriyor olabilir hayatını koskoca bir senaryo gibi planlamış olabilir.
 İncecik ne kadar şanslı tabi doğuştan dediğiniz insan aslında o halde kalabilmek için, son derece makul miktarlarda ve az yiyerek ve bazen kendini sakatlayabilecek kadar çok spor yapıyor olabilir,
Yıllara yayılmış muhteşem bir evlilik yaşayan bir çift bunu sadece yıllar içinde "UNUTTUKLARI" sayesinde, vazgeçtikleri sayesinde başarmış olabilirler ki bazı unuttukları çook kalp kırıcı, bazı vazgeçtikleri çok değerli olabilir.
 
Başlangıç şanstır,  istek, azim, irade, umut, sevgi dolu olmak gibi karakter özelliklerine sahip olarak doğmak şanstır ama kalan pek çok şey  bize bağlıdır.
 
Bence aşkta şans sizi olduğunuz gibi sevecek, denginiz birinin karşınıza çıkmasıdır.(yukarıdaki kızımız gibi hedef belirlemeyi kastetmiyorum :)) O insanla mutlu olabilmek ise çoğu zaman bize bağlıdır.

12 Nis 2012

DÜĞÜN DERNEK DİZİSİ 2 : NİŞAN :)))

  Bu düğün dernek dizisi yazımın ikincisi, kız isteme merasimi sonrası nişan hikayeleri ile ilgili..Öncelikle belirtmek isterim ki, burada bahsedeceğim makyaj ve saçı ben kendim yaptım. dolayısıyla kuafor ve makyöz masrafım yoktu, o sebeple malzemede biraz pahaya kaçtım..Herkes kendi bütçesini arzusuna göre dengeler diye tahmin ediyorum.....

 Kız isteme için seçtiğim konsept dantelli, cici kız tarzıydı, ( http://delikediyim.blogspot.com/2012/02/dugun-dernek-dizisi-1-kiz-isteme.html ) nişan için ise 1950'ler retro tarzını seçtim.Hem elbise, hem makyaj ve saç için de ilham kaynağım aşağıdaki resimdi.
 Elbise buradaki elbiseye çok benziyordu ancak göğsünde kurdela yerine siyah pullardan geometrik bir detay vardı. Diz üstü ve dar kesimliydi. Benzer tarzda elbiseleri FOREVER NEW, ADL, MACHKA, BEBE gibi mağazalarda bulabilirsiniz. Ben FOREVER NEW'den almıştım.


Ayakkabıyı İNCİ den seçtim.

  Saçı dediğim gibi kendim yaptım, yandan ayırıp ufak bugidilere sarıp, açınca yumuşak bir fırçayla taradım. Süper oldu..



  Makyaja gelince göz makyajı için, kız isteme yazımdaki göz makyajı tarifimin aşağı yukarı aynısını uyguladım(Tarif için http://delikediyim.blogspot.com/2012/02/dugun-dernek-dizisi-1-kiz-isteme.html ) ama kız istemede gözün altına ve içine de kalem çekmiştim, burada sadece gözümün üstüne ilk olarak MAC CARBON isimli far ile kuyruklu çizgi çektikten sonra DIOR liner ile üstünden geçtim, bol rimel sürüp, takma kirpik taktım.


Kaşlar için de yukarıdaki linkteki tarifi aynı CLINIQUE kaş kalemini kullanarak uyguladım



Takma kirpik olarak MAC NO:7 leri bu tarz günlerde öneririm. Eğer makyajınızı birine yaptıracaksanız o zaman tekli takma kirpiklerden taktırtabilirsiniz makyözünüze..

  Kullandığım fondoten, normalden yağlıya kaçan bir cildim olduğu için 'CHANEL MAT LUMIERE" di. Kuru ciltler için VITA LUMIERE ve Daha yoğun kapatıcılık arayanlara PRO LUMIERE isimli CHANEL fondotenlerini önerebilirim. Daha makul fiyatta alternatifler ; MAC- FIX PLUS VE FIX PLUS FLUID,  BENEFIT-PLAYSTICKS,  L'OREAL-TRUE MATCH. Burada önemli olan cilt tipiniz ve arzu ettiğiniz kapatıcılık seviyesi. Hafif bir fondoten arıyorsanız, yoğun kapatıcılı fondotenler sizi rahatsız edebilir veya tam tersi bir durumda yeterli kapatıcılığı sağlamayabilir.
  
 Rujum için  MAC'in "RUSSIAN RED" adlı ürününü tercih ettim, kalıcı bir ruj sayılmaz, dolayısıyla sık sık tazelemek gerekiyor ancak rengi çok güzel. Ancak kalıcı ruj arıyorsanız, AVON'nun kalıcı rujlarından çok memnunum.

  Allığa gelince FLORMAR'ın allıklarını beğeniyorum, renk seçeneği bol ve az bir ürün uzun süre dayanıyor. Benim kullandığım dudaklara yoğunluk verdiğim için cildime çok hafif bir pembelik katan NO: 87 idi.

Son olarak makyajı sabitlemek için, LA PRAIRIE'nin "CELLULAR TREATMENT LOOSE POWDER" pudrasının cilt rengime  uygun olanını kullandım. Aynı kulvarda KANEBO'nun "SENSAI" serisini önerebilirim. Daha hesaplı seçenekler arayanlara, BOURJOIS'in pudralarını hararetle öneririm.
Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Gene erkeklere hiç ama hiç hitap etmeyen bir yazı oldu :)





28 Mar 2012

BİR VARMIŞ,BİR YOKMUŞ..MASAL DİYARI YOK OLMUŞ...

  Bir varmış, Bir yokmuş;
  Bir zamanlar dillere destan güzellikte, öyle ki, güzelliği eserlere ilham olmuş bir masal diyarı varmış. Etrafı denizlerle çevrili, her iklimin yaşandığı, hayvan ve bitki örtüsü çeşitliliğinin gırla olduğu bir diyar. Başkalarının mumla aradığı ne kadar mükemmellik varsa bu diyarda varmış. Ama masal bu ya, malesef bu diyarın halkı enayi, cahil ve aç gözlüymüş. Bu halk, kendisi hiç birşey üretmeyi sevmezmiş, varsa yoksa başka birinin başarısını çalarak, yaptığını tekrar ederek başarıya ulaşabileceğini sanırmış. Çok aptal olmasına rağmen kendini çok akıllı sanırmış ki, bu da onu, en tehlikeli yapan huyuymuş. Elindekilerin değerini asla bilmez, paraya çeviremediği hiç bir şeye önem vermez, korumak zahmetine katlanmazmış.
   Bu halkın kendi içinden seçtiği bir de kralı olurmuş. Aslında bu kral seçiliyormuş ama yetkisi ve gücü söz konusu olduğunda, babadan oğula yetkinin geçtiği düzenlerdeki krallar kadar güçlüymüş. Bu kralın yönetime yardım etmesi için yöneticileri olurmuş elbette ve yine elbette, kralı da yöneticileri de halkın kendisi gibi hatta daha da beterlerlermiş. Tabi halk bu, arada bir, kitlelerin bu yanlış yaklaşımından rahatsız olan insanlar çıkarmış, ama onlar, çıkarlara çomak sokabilme ihtimalleri olduğu için, daha seslerini yükseltir yükseltmez, cebren ve hile ile susturulurlarmış..Bu yöneticiler ki, en başından beri istisnasız olarak, hangi isimle tahta geçerlerse geçsinler kendilerini çok akıllı sanan bu salak halkı kazıklarlarmış.
  Bu şekilde yıllar geçmiş ama geçen yıllar bu güzel masal diyarından çok şeyler götürmeye başlamış. Güzellikleri birer birer sönmüş. Yaşaması bir eziyet haline gelmeye başlamış.
  Her görülen boş araziye binalar dikilmeye başlanmış. Bu binaların dikilebilmesi için arazi boş değilse bile bu sefer gizlice yakılmaya, talan edilmeye başlanmış. Yerine yapılan yarı tamamlanmış rezil binalar kanser gibi yayılıyormuş. Öyle ki bu binalar en ufak bir düzenlemeye dahi uyman, rüzgar esse yıkılacak binalarmış. Burada insanlar gelip arazilere bedava evler yapmışlar ama krallar ve adamları, daha sonra yeniden seçilebilmeleri garanti olsun diye bu evlere izin vermişler. Bu evlere izin vermekle kalmamışlar, halkın kalanı deli gibi paralar ve vergiler vererek evlerinin arazisini  alırlarken, gelip havadan bedavaya evlerini dikmiş bu hırsızlara, bir de evlerini meşrulaştıran tapular vermişler. Böylece kalan halkın ne kadar enayi olduğu yüzlerine vurulmuş ama elbette herkes kendi derdinde olduğu için, yüzlerine tükürülse şükür diyecek halkın umrunda bile olmamış...
  Doğada ki güzelliklere ve tarihi miraslarına hiç saygısı olmayan bu halk, ev işinde para olduğunu görünce delirmiş gibi ev yapmaya ve yaptırmaya başlamış. Destansı diyarın en güzel yerlerindeki ormanlar bu sefer yasal izinlerle kesilmiş. Yüzlerce yıllık ağaçlar katledilmiş, el değmemiş bitki ve çiçek türlerinin olduğu, nice hayvanların yaşadığı sulaklıklar kurutulmuş,hepsi öldürülmüş, parçalanmış ve yerlerine, eskiden cennet olan bu boş kabuk arazilere bakan "villalar" yaptırılmış. Kimisi toprak yokmuş gibi tarım arazisine çevrilmiş... Deniz kenarı olan her tepeye binlerce sitenin izni verilmiş.Buralardaki ekolojik denge kimsenin umrunda olmadığı için yüzlerce tür canlı yok olmuş, denizlere bu sitelerde yaldır yaldır kanalizasyon akarken, kimse de kıçını kaldırıp bir zahmet arıtma tesisi kurmamış.
  Büyük şehirlerde de durum en az sahil ve bahçelik alanlardaki kadar, hatta daha da dramatikmiş. Bir zamanlar tarihin beşiği olan bu yerlerde tarihin ağzına sıçılmış. Otel yapılabilmek için, elin milletinin toplarla tüfeklerle koruyacağı tarihi eserler, krallara ve adamlarına verilen rüşvetle, bir gece de ortadan kaldırılır olmuş. Bu salak halk o kadar gözü dönmüş, o kadar aç gözlüymüş ki asla durmamış. Ormanlar kesilip, bacak araları tartılınca ağır gelen ablalar abiler golf oynasın diye devasa oteller yapılmış. Metre karesinde 12328764 insanın yaşamaya mecbur bırakıldığı kapalı garajlı, sözde havuzlu siteler dikilmiş.Bu sitelere halkla daha da iyi dalga geçebilmek adına egenin incisi, akdenizin bebeği, istanbulun beşiği gibi isimler konulmuş, iki kıytırık maki ve zeytin dikerek ve balkon yerine cumba yaparak, o iğrenç beton yığınlarını, kendi elleri ile katlettikleri güzelliklerin sıfatlarını kullanarak satar olmuşlar..
  Orman ve Çevre Bakanlığı isimli kurumun çalışanları ve TÜBİTAK isimli bilim irfan yuvasının izniyle "zengin avcılar" yüzbinlerce dolar vererek kendilerinden çok daha değerli  olan ayıları avlayıp, yüzüp, postlarını yurtdışındaki evlerinde sergiler olmuşlar... 
  Dünyadaki en önemli doğal hayatı koruma genelgesini imzaladıktan sonra, Masal diyarına geri dönen ve koruma altındaki çok özel bir tür leyleğin tek yuva alanı olan gölün tam dibine, kendi ailesinin ortak olduğu bir havaalanı projesinin temelini attıran ve nesli tükenen kuşlar hatırlatıldığında, "gitsin başka yere gonsunlar" diyen sülaymanoğullarından bir kralları bile olmuş bu salak halkın..
 Şehrin içine de fabrikalar dikilmiş, bu fabrikaların kimyasal atık izinleri ise sadece rüşvete bakar olmuş. Gecenin geç saatlerinde kimyasal fabrika sahipleri, höndür höndür millletin havasına, korkunç zehirlerini bırakmış.Ama bu halka müstahakmış, çünkü çok az insan dışında kimsenin umranda bile değilmiş. Millet o kadar boktan şeylerle uğraşıp, birbirlerine zıttırık şeylerle hava atmakla meşgul olmuş ve köprüyü geçene kadar herkese dayı der durumdaymış ki, malesef bir tek umurlarında olmamış gerçekler...
  Hukuku sadece varlıklı ve güçlüler lehine işlemeye başlamış bu diyarın ve artık masallıktan da çıkmış. Bu canım diyar, kültürünü, geçmişini uygarlığını, güvenilirliğini, güzelliğini; doğayla ve diğer canlılarla ortak muhteşem bir hayat sürmek varken, hırs ve salaklıkla paramparça etmiş bu halkı yüzünden,  kaybetmiş...Cennet olmuş mu cehennem..Bir varken bir yok olmuş mu masal....?? Olmuş
 

  Gökten üç elma düşmüş, birisi eskiden sazlık olan bir gecekondu semtinin ortasına, birisi deniz kıyısına kurulmuş 450 evlik bir siteye, birisi de gökten geçmekte olan ve artık kesinlikle buraya uğramayacak olan kuşların yolunu hala inatla gözleyen küçük bir çocuğun başına.....