nacizane fikrimin ince gülleri.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nacizane fikrimin ince gülleri.. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eki 2015

olmadik hayaller

Artik hic kimsenin kalmadi gercek hayalleri, herkesin dilinde sacma sapan seyler.
Bilemiyorum gerceklesmedikce dusler, delirdi mi insanlar. her gerceklesmeyen dus olmadik bos laflara donusup dudaklardan akar oldu.

Mesela ben, cok hayalleri olan biriydim, baktim degismisim, eski gunun gazetesi gibi olmusum, olmamisim yani. Hayatimdan beklentiyi calmisim. Beklentisizlik insani heyecanlari harcamis. Yalan olmus hayaller...yalan odukca hayaller, ruhumuzun balatalari gevsemis.

o kadar kiziyorum ki, ne derdin olabilir diyen insanlara..ulan sen once kendi gotu boklu yasantinda palavrar arkasinda yarattigin sozde mutluluk yalanindan bir siyril bakalim.ne cikacak altindan.hangi hayallerin gercek olmadi.. kendin icin, hayalini kurdugun dunya haric, ne varsa yasadigini, algilamaya baslamayi toton yediginde, malak gibi cikip "ne var mutsuz olacak" diyebilecek misin bakalim.
"
Hayat gerceklestiremedigin hayallerin arkasindan yas tutmak hakkina sahip olmaktir ...ki bunlarin gerceklesmemesinde senin hatan ne kadar yuksekse o kadar verimli olur yasin.ogrenirsin hatalarini yas tutarak, yenilenirsin.ama düdük hayatlarinizin yalanlari arkasina siginip, kendi perdesini aralamaktan, yasini tutmaktan kacinan insanlarin karsima gecip, "ne var yeaaaa" modunda konusmalari sadece aciklidir...

edit: cep telefonundan yazdigim icin, imla mimla hak getire..

6 Nis 2015

SEKİSLİ MEKİSLİ YAZI..

adam ile kadın çabuk çabuk eve koşarlar..ikisi de arzuyla yanmaktadırlar..kapıyı açar açmaz adam kadının üzerine atlar..REKLAMLARRRRR
AHAHA ne sandınız minicik basit bir öpüşme sahnesini ve Celal ile Ceren'nin bile yarısını sansürleyen televizyonlarımız varken ...size burada sevişme yazayım da şemsiyeyi açsınlar.....biz ahlaklı, toplumsal namusu kuvvetli insanlarız..hiç iki yüzlü değiliz ama, kanlı haberler tv de yayınlanırken, tv de evli bir çiftin masum öpüşmesi makaslancak kadar namusumuza düşkünüz..şahaneyiz biz..
Bu arada "Halime'yi samanlıkta..." tandansında türküleri olan bir milletiz de..elalemin namus bekçiliğini yapıp, gavurların terbiyesiz yoldan çıkmış hayatlarını eleştirip, akşam porno sitelerde dolaşan tiplerin ülkesiyiz...böyle yanar dönerli birşey alalım ortaya derseniz, yarım porsiyon Türkiye sipariş edin..fazlası mideye oturur..üstüne de soda için..

15 Şub 2015

DÜRRÜK İNSANSILAR

Özgecan'ı düşündüm.İçimin sızladığı kimbilir kaçıncı masum canın katlediliş hikayesiydi. Sonra milletimizi düşündüm, savasi kendince protesto etmek icin, gelinlik giyip, otostop yaparak filistine kadar gitmek isteyen Italyan PICCA BACCA aklima geldi birden...

Evet..hani su -tecavuzun oldugu GAVUR AVRUPA'DA- baska ulkelerden sag saglim gecip, Turkiye'ye girer girmez gebze civarinda TECAVUZ EDILIP öldurulen.....

Birde buna .."eee kadin misyonermis" diye cevap verenler vardi.

S..kimsonikler misyoner olsa alt tarafi sinir disi edersin...tecavuz edip oldurmezsin..bak bak mantığa bak..buyur eğitebiliyorsan eğit, bu dürrükleri.


Bir de böyle bir yazım var...buna benzer konularla ilgili: ASİT ATAN ERKEKLER

Bol bol imla hatası olabilir iki satırcık bu yazıda çünkü çok öfkeli ve hızlı yazıldı..ayrıca imla kuralları çok da fifi şu an...

26 Ara 2013

DOKTOR ÖLÜM....


Uykumun kaçtığı sıradan gecelerden birinde, tv kanalları arasında gezinirken, ekranda Al Pacino'yu farkettim. Daha önceden izlemediğim bir filmiydi. Sevindirik vaziyette, filmi en başında yakalamış olmanın şansıyla izlemeye başladım.

Film 1928 yılında doğup, 2011 yılında vefat eden Jacob "Jack" Kevorkian, nam-ı diğer ölüm doktoru ile ilgiliydi. Bu doktorun hayatını, benim gözümde enteresan yapan, savunduğu değerleri kadar, bugün ki Doğu Anadolu'da doğmuş olan Ermeni asıllı bir anne ve babanın çocuğu olmasıdır. Dünyada pek çok kişinin ölüme bakış açısını değiştirmeyi başarmış bu adam Osmanlı asıllı bir ermedir. Ailenin Amerika'ya göç etmesinden sonra, Amerika'da dünyaya gelmiş, hayatı boyunca yalnız yaşamış, resim yapmış, müziğe de gönül vermiş bir tuhaf adamdır.

Ölüm Doktoru lafı size kötü şeyler çağrıştırmıştır diye zannediyorum. Ki savunduğu değerler bazınıza gerçekten kötü de gelebilir ama ben filmi izlerken ve sonra da hayat hikayesini başka kaynaklardan okurken, bu adamın cesaretine hayran kaldım ve kendisine verilmiş bu lakabı çok acımasız ve çirkin buldum..Bence Ölüm Doktoru yerine ona Kurtarıcı gibi bir kahraman ismi verilebilirmiş kanaatimce..

Sebebine gelince, tıp fakültesinden mezun olduktan sonra , ki bu da 1952 senesine tekabül eder, her zaman dönemin insanlarına çok zıt gelebilecek düşüncelerini dile getiren bir doktor olarak görevini ifa etmiştir. Özellikle ölüme yaklaşımı benzersizdir.

Gerek dini, gerek toplumsal kurallar ölüm kavramını biz insanlar için ciddi bir tabu durumuna getirmiştir. Ölüm korkutucudur, hakkında düşünülmesi zor olandır, çoğu kişi için hiç gelmesin istenilendir. Neredeyse hepimiz günlük yaşantımızı, sanki ölmeyecekmişiz gibi yaşamıyor muyuz. O kadar düşünülmekten imtina edinilendir işte ölüm...Zincirlikuyu Mezarlığı'nın kapısına “Her canlı bir gün ölümü tadacaktır” yazısı yazıldığında toplum olarak ne kadar rahatsız olduk hatırlayın. Yalan mıdır ? Hepimiz ölmeyecek miyiz ? Ama o kadar bilinç dışına itmişiz, o kadar inkar içerisindeyiz ve o kadar ölümsüzlük yanılgısındayız ki, bunun doğru olmadığını belirten tek bir cümleye bile tahammül edemedik. Mezarlıklar müdürlüğüne şikayetler yağdı. Çocuklarımız korkuyor, dendi..

Dünyadaki tek tanrılı ve reenkarnasyona inanmayan toplumların hepsinde ölüme karşı buna benzer “yokmuş gibi davranalım” yaklaşımı bulunur. İşte Jack Kevorkian, doktor olduğu andan itibaren bu kırılması imkansız tabuyu kırmaya çalışmış, insanları ölüme daha esnek bakmaya çağırmıştır.

Ölümün insanın kişisel tercihi olabilmesi gerektiğini savunan doktor, bu fikri iradesi için çok eleştirilmiş ama fikirleri değiştirmek yerine , gerektiğinde üniversite kürsünü, gerektiğini mesleğini, gerektiğinde de özgürlüğünü feda etmiştir.

Kevorkian gerçekten fiziksel acılar çeken veya çok ağır hastalıklarla boğuşup, ölmeleri kesin olan insanların intihar etmelerine yardım etmiştir.

Michigan eyaletinde 1976-1998 yılları arasında intihar etmek isteyen hastalara malzeme temini yapmak kanuni olarak suç olmadığından dolayı, 1990-1998 arasında 130 hastanın hayatını sonlandırmasına yardım etmiştir. Elbette arada kürsüsünden ve doktorluk ehliyeyetinden de olmuştur ama savunduğu değerlere inancı sayesinde vazgeçmemiştir.

"Yardımlı İntihar" da ne mene bir şeydir ? Anlatayım; Öncelikle hasta doktora başvuruyordu , durumunu ve raporlarını getiriyordu. Kevorkian bunları inceliyor ve hastanın sadece depresyonda olduğu için mi yoksa gerçekten acı çektiği için mi ölmek istediğini anlıyordu. 130 kişinin ölümüne yardım etmişti ama binlercesinin talebini de reddetmişti. Eğer hastanın en ufak bir kurtulma şansının olduğu hissediyorsa ya da ölümcül hastalık henüz daha ağrılı ve ızdıraplı safhasına gelmemişse de reddediyordu.

Kabul ettiği hastaların intiharına, kendi evlerinde, karbonmonoksit gazı maskesi takılarak ve gaz akımını açacak olan düzenek hastanın eline verilerek, hastanın istediği ve hazır olduğu zaman düzeneğin ipini çekip gaz salınımı başlatması şeklinde bir sistemle yardım ediyordu. Bu işlemden önce hasta ve ailesiyle videoya çekilen bir röportaj yapılıyor, hastanın hastalığını ve ızdıraplarını açıklaması isteniyordu. Sonrasında, hastaya son isteği soruluyordu. Hasta ölmek istediğini beyan edince, bu sefer aile bireylerinden, varsa itirazları ve korkularını dile getirmeleri isteniyordu. Korkulanlara cevap veriliyor ve bu kişilere- konuyu son kez tartışmaları için- istedikleri kadar süre veriliyordu. Çoğu en geç bir hafta içerisinde dönüş yapıyorlardı. Ölüme onay verdiklerini belirttikleri ikinci bir videonun ardından, yukarıda bahsettiğim düzenek eve getiriliyor ve hastanın kendi hayatına son verebilmesi için işlemler başlıyordu.

Kevorkian bu şekilde 130 kişinin hayatını sona erdirmesine yardım etmiştir. Hangi hastalıklar yüzünden, kimlerin intiharına yardım ettiğini merak edenler bu linkten 120 tanesine ulaşabilirler.

Dile getirdiği fikirlerinden bazıları şöyledir;
  • Ben bunu insanları öldürmek için yapmıyorum, insanların acılarına son vermek için yapıyorum.
  • Ölümcül olmayan hastaların intiharına yardım ettiğim söyleniyor ki, hepimiz ölümcülüz, hepimiz, öleceğiz..
  • Ölmek istemek suç değildir.
  • Doktorlar makineye bağlı bir hastanın, fişini çektikleri zaman suç olmuyor, bu o hastaya sorulmuyor bile ama ben hasta ve ailenin kendisiyle konuşup onay aldıktan ve onların isteği doğrultusunda bu işi yaptığımda suçlu oluyorum.
  • Diğer insanlar gibi kendime yalan söylemiyorum.
  • Doğmak isteyip istemediğimizi sormuyorlar.
  • Tanrıcılık oynadığımı söylüyorlar, doğal bir prosedüre karıştığımı söylüyorlar. Öyleyse hayatın akışındaki herhangi bir gidişata karışmak tanrıcılıktır. O zaman tedavi olabilecek kanser hastalarını da tedavi etmeyelim çünkü ölmesi gerekiyor doğal gidişat bu değil mi?
  • Bu hastalar ve ben kendi bedenlerimizle başkarını rahatsız etmeyecek şekilde ne istersek yapmak hakkına sahibiz.
  • Acı çeken ve ölmek isteyen bir insanın ölmesine yardım etmek cinayetse evet ben bir katilim.
  • Bir gün zamanı geldiğinde çok acılar içindeysem bir doktorun da bana yardım ederek bu acılarıma bir son vermesini diliyorum...
Jack Kevorkian, savunduğu idealleri uğruna davalardan davalara sürüklenmiş ve sonuncu hariç hepsinden beraat etmiştir. Savcılık ve polis sorgularında onca baskıya rağmen, hasta yakınlarından hiçbiri ondan şikayetçi olmamış aksine yıllar sonra dahi -sevdiklerinin acısına son verdiği için, ne kadar müteşekkir- olduklarını dile getirmişlerdir. Buna rağmen 1999 senesinde son davasında savcının taktik değiştirmesi ve Kevorkian'nın avukat yardımını reddetmesi üzerine yapılan yargılamada 8 sene hapse mahkum edilmiştir..

Bu şansına münhasır karakter, karaciğer kanseri hastasıdır ancak 2011 senesinde böbrek yetmezliği ve zatürreden 8 gün içinde ölmüştür. Kendisini hayatta tutacak müdahalelere izin vermemiş ve avukatının dediğine göre acı çekmeden hemen ölmüştür.

Jack Kevorkian dünyada acı çeken ve çok kötü durumda bulunan ve tedavi olanağı olmayan hastaların kurtuluş kapısı olan ötanazinin ve/veya yardımlı intiharın başka ülkelerde de kabul edilmesinin de önünün açmıştır.

Bu ülkeler:

Almanya, İsviçre, Belçika, Japonya, Meksika(bazı bölgelerinde yasal değil),, Lüksemburg, Kolombiya, Amerika'da -Oregon-Washington-Vermont- Montana.

Peki siz ne düşünüyorsunuz..Gerçekten, tedavi imkanı olmayan, umutsuzca fiziksel acı çeken bir kişinin ölmesine yardım edilmesi suç mudur ? Değil midir?

Not:Kevorkian'da bütün Amerika'da doğup büyüyen ermeniler gibi, ermeni soykırımı hikayeleri ile beslenmiş ve bunu yansıtan bir tablo yapmıştır. İlginçtir ki babası asla ermeni soykırımından bahsetmezmiş. Bu sebeple Kevorkian, soykırım ile ilgili yorum yapacağı zaman genellikle dikkatli ve abartısız yorumlar yaparmış.




2 May 2013

İĞRENÇKEN GÜZELLEŞEN GÜN :) ahaha yazarken çok güldüm len..

Kanlar içinde, bir ayakkabın olmadan ve üstünde bir erkek ceketiyle ara sokaklarda koşuyorsun, bir apartmanın girişine saklanıp, ceketin iç gözünden cüzdanı çıkarıp paralara bakıyorsun, karşı apartmanın camından bir genç kız sana bakıyor..
Ayakların 38 numaraysa, bana bir buluz ve bir çift ayakkabı verirsen sana 200 tl vereceğim diyorsun
Genç kız dudağı piercingli, saçları bir tuhaf şu emolardan..Hayatı isyan, sana yardım etmek tam onun mottosu..Aşağıya bir converse ve bir kazak indiriyor, hiçbir şey demeden...Hiçbir şey demeden parasını alıyor ve tekrar eve çıkıp, camdan sana bakmaya devam ediyor..Peki bu hale nasıl düştün..Herşey 6 saat kadar önce başladı..Aslında çok önce başladı, sen doğunca ama o kadar da geriye gitmeye gerek yok.

Alarmın kabus sesiyle uykuna tecavüz edildiğinde, daha uyuyalı 4 saat olmuştu. Göz kapaklarını yırtarcasına zorla açıyorsun. Yataktan kalkmaya çalışırken, kemiklerinin çıkardığı sesler gerçekten içler acısı. Kedi, mama yiyip dışarıya çıkabileceği için sevinçle kucağına atladı, kedinin kafasını okşuyorsun, hayvan keyifle suratına doğru osurunca uykun açılır gibi oluyor. Yataktan kalkıp bu kadar erken saatte çıkmak zorunda olmayan eşine neredeyse nefretle bakıyorsun. Kendini o kadar paçoz hissediyorsun ki tuvalete girdiğinde aynaya kesinlikle bakamayacağına karar veriyorsun. Bakarsan göreceği yaratıktan korkuyorsun. Öylesine yüzünü yıkayıp dişlerini fırçalıyor ve dolabın önüne geçiyorsun. Dolap dolu gibiydi ama giyecek bir bok yok. 3-4 sene evvel bir öngörü ile aldığın ve anca şimdilerde modası gelmiş bir gömleğe uzanıyorsun. Gömleğin tam ortasında tabak kadar bir leke var. Lekeli gömleği dolaba astığın için kendine kızıyorsun. Gömleği dolaba geri koyuyorsun. Bir etek, başka bir gömlek ile giyinme işini hızla başından savıp, makyaj malzemelerinin oraya kendini sürüklüyorsun. Evet artık aynaya bakma vakti geldi. Bakar bakmaz da bundan pişman oluyorsun. Gözlerinin altı mor, gözlerinin olması gereken yerde kanlı birer pinpon topu duruyor. Alnında ve sol yanağında 2 şer adet kendi özgürlüklerini ilan edeceklermiş gibi görünen sivilce var. Cildin grimsi, sarımsı. Rezalet. Biraz makyajla zombiden hafiften insana dönmeyi başardığında artık evden çıkman gereken saatı 20 dakika geçmiş oluyor.Elbette servisi kaçırdın. Mecburen ya taksi çağıracaksın ya da arabayla gideceksin. Taksiye yetecek kadar paran olmayabilir, mecburen arabaya yöneliyorsun. Araba soğuk ve pis, arabaya binerken bacağını kapıya sürtüyorsun ve eteğinle çorabı tozlanıyor, küfrederek yola çıkıyorsun. Trafik, felaket kelimesinin sözlük anlamı. Milimin onda biri gibi mesafeleri almanız bile çok zaman alıyor. Salak bir pop fm açıp çastırıçastırı şarkılarla enerji toplamaya çalışıyorsun ama trafik termosifon gibi elektriğini emiyor. Yanında bir otobüs duruyor, kafanı kaldırıp, tiksinti içerisinde birbirinin üstüne binmiş vaziyette işe gitmeye çalışanları görünce, bir an şükrediyorsun, hiç olmazsa rahatım diye düşünüyorsun ki bu şükür hissi hayvanın birinin akmayan trafikte arabasını senin arabasının önüne kırıp seni neredeyse ezmeye çalışması ile çabucak ortadan kalkıyor.

İşe geç kalıyorsun. Dikey düşmüş kabız bok gibi duran o hıyar plazadan içeriye uçarcasına giriyorsun. Bütün plaza asansörleri gibi, bir-iki kat merdiven çıkmaktansa, asansöre binen hıyarlar yüzünden, her katta duran asansör sayesinde en az 5 dakikanı da asansörde harcıyorsun.Domuz gibi bakışları görmezden gelerek masana oturuyorsun. Az sonra şefin zangoç gibi tepende beliriyor. Aşağıdan bakınca şefin öfkeyle genişlemiç burun deliklerinin içindeki kılları görebiliyorsun..Şefin beceriksizce yapılmış makyajını, bir ton para verip aldığı belli olan ama ona hiç yakışmamış kusmuk rengi bluzunu...
"bu ay, 3. geç kalışınız"
"biliyorum, özür dilerim"
"bir kere daha olursa sizi şikayet etmek durumunda kalacağım"
"olmayacak"

Bir tıslama sesi çıkararak dönüp giden şefin ucuz parfümü genzini kaşındırıyor. Kahveni içmen gerekiyor ama getirdiğin o süslü yemen kahvesi bitmiş. Mecburen çay ocağından kahveden ziyade bulaşık suyunu andıran bir karışım alıp içmek zorunda kalıyorsun. Öğle yemeği saatine kadar toplantı raporlarının hazırlaması gerekiyor.Sadece şefine gösterdiğin ve şefin de çok beğenip onayladığı yeni ar-ge konusu önemli. Öğle yemeğine dışarı çıkmıyorsun. İş yerinde sevdiğin bir iki kişi var, başına dikiliyor ve seni dışarı çıkmak için ikna etmeye çalışıyorlar, için çekmiyor. Toplantı saatine kadar çalışıyorsun. Toplantı vakti gelip de aşağı inince sabah ki rezil his biraz olsun azalmış, azıcık kendine gelmiş oluyorsun, tam toplantıya girecekken eşin arıyor, hayatta en önemli şey iş olduğu için kıymetlini baştan savarak bir iki laf edip adamın suratına teli kapıyorsun. Toplantı, bütün toplantılar gibi. Bir masanın etrafında oturan kabız görünümlü bir sürü kişi. Kimisi kıç yalama babında çok umurlarındaymış gibi şakşakçılık yapmak üzere haplanmış gibi bir enerjiyle konuşulanlara atlıyor, yorum yapıyor kendilerinden hiç istenmeyen eleştirilerde bulunuyor, kimisi önündeki deftere birşeyler karalıyor ve sıkıntıdan nirvanaya ermek üzere gibi duruyorlar. Birden şefin sözü alıyor, gülümseyerek konuşmaya başladığında şaşkınlıktan küçük dilini yutacakmış gibi oluyorsun, hiç adını anmadan araştırmanı kendininmiş gibi anlatıyor orospu. Gülüyor, kırıtıyor ve beğenileri içine çekiyor. Donuyorsun, ayağa fırlamak, birşeyler demek şefine doğru uçmak onu yolmak istiyorsun. Öfkelendikçe, şaşırdıkça daha da taş kesiyorsun. Şefin sözlerini tabiki ki -senin adın geçti burada- 'nın yardımı almadan olmazdı diyerek sözde sana kıyak çekerek bitiriyor. Titremeye başlıyorsun. şok belirtileri bunlar. Patron gülümseyerek şefin gururunu sıvazlıyor, sonra sana da bir iki soru soruyor, geveleyerek birşeyler diyorsun ama ne dediğini bilmiyorsun bile. Sana da yarım ağız teşekkür ediliyor. Toplantı bitiyor. Hayalet gibi kapıya süzülüyorsun ,şefin orada, yaptığı rezilliği, yaptığı aşağık davranışı farketmemiş gibi gevşekçe çok çalışmamız lazım bu işi bitirebilmemiz için diyor ve sıkı dur evet gülüyor hafifçe. Aslında çok çalışması lazım olan sensin. Senin projeni çalan bu deyus da aklınca bütün övgüleri alacak. Neyin intikamı acaba bu, geç kalmaların mı ? Masan ile toplantı odasının arası 123457 km sanki. Yürüyemeyecek gibisin oraya, tuvalet daha yakın. Kendini güç bela helanın birine atıp kapıyı kapatıp neşeyle kusuyorsun. Telefonun çalıyor, yine eşin, o kadar öfkelisin ki bir an hiçbir neden yokken onu boşayasın geliyor..Telefonu açmıyorsun. Çıkıp yüzüne biraz su çarpıyorsun, rimelin akıyor sallamadan yüzünü silip çıkıyorsun. Masana geçiyorsun. Birden aydınlanıyor herşey. Bütün bunlar, yaşadıkların bunu hakedip haketmediğin değil konu, bunu kabul edip etmeyeceğin. Şefin olacak olan orospunun odasına gidiyorsun.
Evet buyur, diyor.
Bugün neden benim projemi sizinmiş gibi sundunuz ? diyorsun.
Karının surat ışık tutulmuş tavşan gibi oluyor ağız aşağıya düşüyor, botoksunun el verdiği ölçüde gözleri açılıyor.
O nasıl ve ne biçim söz, ikimizin projesiydi ve ben sundum senin de katkıların dile getirildi bu nasıl bir saygısızlık, diyerek- yavuz hırsızlık yapmaya kalkıyor.
Kes be, diye bağırıyorsun.
Herkes duydu. Herkes dondu ve size doğru bakıyor.
 Sen şerefsiz kancığın tekisin, burada lafı kıvırıyorsun.. Birincisi o bizim değil benim projemdi, ikincisi projeyi öyle bir sundun ki ben tamamen yardımcı oyuncu olarak kaldım. Hayır aşağılık olduğunu biliyordum da niye bana bunu yaptın onu bilemedim, diye ünlemeye devam ediyorsun
Ne oluyor burda, diye patron olacak herif kul tavırlarından ödün vermemeye çalışarak yanınıza doğru ağır adımlarla yaklaşıyor.Şef patronu görünce birden gaz alıyor, avaz avaz ne olduğu belirsiz şeyler sayıklamaya başlıyor. Patronun gözünde bir bitmişlik ifadesi görüyorsun. Acaba yatıyorlar mı, sonuçta ikisi de bekar gibi alakasız paparazzi vari bir düşünce geçiyor. Patron şefin çığlıklarından anladığı kadarını derleyip sana dönüyor,
Bu durumda haklı olabilirsin ama tarzın ve kullandığın kelimeler bu işyerine yakışmayacak kelimeler, toparlanıp çıkabilirsin diyor.
Gülmeye başlıyorsun, Evet evet kesin yatıyorlar ....
Birden adama acıyorsun zavallı, eğer bu kaknem karıyla yatacak kadar düşmüşse çok acı çekiyor demektir. Adamın acılarını dindirmek istiyorsun, herkesin gerip bakışları altında şefin masasındaki mektup açacağını kapıp, patronun boynuna saplayıveriyorsun. Fışkıran kanlar direk şefin üzerine geliyor. Kesif bir sessizlik, sadece patronun çıkardığı gargaraya benzeyen sesler yankılanıyor...ve sonra birden herkes  çığlık atmaya başlıyor.Koşuyorsun, insanlar paniklemiş danalar gibi sağa sola koştururlarken sen kapıdan çıkıyor, direk merdivenlere yönelerek paldır küldür aşağı inmeye başlıyorsun.Ayakkabının biri merdivenlerde düşüyor. Külkedisi gibi aynı- diye bir düşünce geçiyor içinden, kıkırdıyorsun.Hiç lobiye çıkmadan merdivenlerle direk otoparka iniyorsun ama arabanın anahtarını unuttun, çantan da yukarda ne yapacaksın.. Bir ayakkabın da yok, kimse seni bu halde bir taksiye almaz..O arada telefonun çalıyor, eşin arıyor, Açıyorsun...
Tatlım sabah beyaz kenarı çizgili gömleğimi bulamamıştım kirlide de yoktu vermedin değil mi onu kimseye diyor..
Gülerek, verdiysem ne olmuş ? diyorsun
Kocan vıdı vıdı yapmaya başlıyor, onun eşyalarına karışmaman gerektiğini ayıp ettiğini filan gevelerken, sen
Boklu donlarını ben yıkıyorum, gömleğini ne yapacağıma da ben karar veririrm, gerekirse g..tne sokarım diye bağırarak telefonu yüzüne kapıyorsun.
Çok vaktin yok millet ayılmıştır şimdi seni arıyorlardır, otoparkın bir köşesinde kırılmış masa sandalye yığını var, çöp kamyonuna verecekler herhalde..Sanki bir mucize orada ucu sivrilmiş bir sopa parçası ve tam o esnada içeri giren minik bir araba..
Arabaların arkasında kalarak bekliyorsun, minik araba yakın bir yere parkediyor. Şirket arabası, içinden genç bir kadın iniyor, uzun boylu güzel, elinde telefon ağzını yavşata yavşata birine naz yapıyor..Arkasından yaklaşıyorsun ve kızı dürtüyorsun, kız dönüyor sana bakıyor ve donuyor, üstünde kan var, bakışların enteresan olmalı ve ayakkabının teki yok.
Arabanın anahtarını ver..
Gayri ihtiyari, olmaz diyor kız
Sen bilirsin
sopayı kızın karnına saplıyorsun..
Sonrası kolay
kız topraktan çıkmış solucan gibi kıvranırken sen arabayla otoparkı terk ediyorsun.Sen çıkarken polislerin geldiğini görüyorsun. Bu arada devamlı telefonun çalıyor, eşin arayıp duruyor.Tekrar teli açıyorsun..Eşin çığlıklar atıyor..Teli yüzüne kapıyorsun. İçinde bir huzur. Kendini bir nefer gibi hissediyorsun.Ne yapman gerektiğini nereye gitmen gerektiğini çok iyi biliyorsun.Eşinin iş yerine doğru sürüyorsun arabayı, oraya vardığında eşin 23 cevapsız öfke araması bırakmış, mesaj atıyorsun, aşağıda otoparktayım diye..Herif uçarak aşağıya iniyor, suratında öfke yok,korku var..Anlıyorsun eşini aramışlar.
Ne yaptın sen diyor
Dedim ki diyorsun o gömleği istersem kıçına sokarım..
Ne gömleği, ne diyorsun...sen ne yaptın
Kirlide gömlek iyi bakmamışsın ve beni deli ediyorsun, diyor ve elinin tersiyle eşine bir tane çakıyorsun..şoke olmuş şekilde geriye yuvarlanıyor.Öbür eline bakıyorsun sandalye bacağı hala elinde, eşinin yanına yaklaşıp, bacağına, bacağı saplıyorsun...Eşin çığlıklar atarken ceketini üstünden çıkartıyor ve giyiyorsun..Artık gitme vaktin geldi. Cüzdan iç cepte..otoparkın arkasına yüneliyor ve alçak otopark duvarının üstünden tırmanıp atlıyor- arkadan koşan-eşini farketmiş otoprak görevlilerine aldırmadan kaçıyorsun..Artık yeni hayatın bu. Kaçacaksın, akıllı olacaksın, önüne gelen engelleri aşacaksın..Planın eşek sırtında Gürcistan'a girip, oradan bir şekilde Rusya'ya ulaşıp izini kaybettirmek...Şimdilik.

 

8 Nis 2013

46 YIL SÜREN HAMİLELİK-ZEHRA EBUTALİB VE UYUYAN BEBEĞİ


 


   Hayat garip bir dilemadır. Çok sıradan olabilir. O kadar sıradan olabilir ki neredeyse seneler sonra nerede olacağımızı bile tahmin edebilecek gibi oluruz  ama aynı zamanda hayat sürprizlere gebedir. Bu sürprizler çok hoşumuza gidebilir veya tam tersine bizi mutsuz da edebilir. Hayat mutluluklarla doludur ama bu mutlulukları bir anda elimizden alabilecek kadar acımasızdır da. Hayat çok kısa sürebilir daha jübileyi yapamadan bitebilir veya çok uzun sürebilir.Hayat hayattır işte. Herkesin hayatı kendine özeldir ama bazılarının ki daha bir özeldir..ZEHRA EBUTALİB'in hayatı gibi...


   Zehra Ebutalip 1929 yılında, Afrika'nın Atlas okyanusuna bakan yüzünü okşayan, Fas da dünyaya gelir. 1929 senesi ile evlenip Kazablanka'nın biraz dışında kalan ufak bir köyde yaşamaya başlayana kadar hayatı, sıradan bir köylü kızının hayatı. Evlendiğinde köydeki pek çok kadının eşinden daha iyi bir eşi olduğu için kendini şanslı görür. Sever kocasını, kocası da ona iyi bakar iyi davranır. Sonra 26 yaşındayken 1955 senesinde hamile olduğunu anlar. Mutlu evliliğini, ilk bebeğini beklemenin mutluluğu pekiştirir. Çok istemiştir çünkü bu bebeği..Zaten o yıllara göre biraz geç biraz zor hamile kalmıştır bu bebeğe..dolayısıyla bir sürprizdir bu bebek ona...


   Bebeğini kucağına almak için gün sayarken, her hamile kadının heyecanlarını ve ortak sıkıntılarını o da yaşar ama hiç şikayet etmez. Zaten fiziksel acılara dayanıklı ve güçlü bir kadındır. Sonra beklenen an gelir. Tam 9 aylık hamile değildir ama o zamanlar bu gibi şeylerin çok da hesabı yapılmaz, hem yapılsa ne olacak çözüm yoktur ki....Doğum ağrıları başlar. Çok şiddetli ama beklentiyle dolu ağrılar. Ancak 48 saat geçmesine rağmen doğum gerçekleşemeyince ve ağrılar gitgide şiddetlenince, mecburen Kazablanka da bir hastaneye kaldırılır. 1955 yılının Fas'ı, doktorların elinde var ile yok arası alet edevat ve bilgi, yine de onu inceler incelemez bir terslik olduğunu bebeği normal yollardan doğuramayacağını anlarlar. Hemen ameliyata almak bebeği sezeryan ile doğurtmak isterler. Tam bu esnada, Zehra, yanındaki yatakta yatan kendisi gibi hamile olan ve ameliyata giren kızın karnından bebeği çıkartamadıklarını ve bebek ile kızın öldüğünü öğrenir. Çok korkar ve korkunç ağrılarına rağmen, yalınayak geceliklerle hastaneden kaçar. Kapıda onu yakalayan ailesine yalvararak onları da korkutur ve ikna eder. Hep beraber köye dönerler. Zehranın bilmediği şey bu hareketinin aslında Zehra'nın ölüm fermanı olması gerekirken onun hayatını kurtardığıdır. Hayat bir kere daha şaşırtmıştır ama Zehra bunu 46 yıl sonra öğrenecektir.


   Bebek bir türlü gelmek bilmez, ağrılar o kadar şiddetlidir ki Zehra yattığı yatağı parmaklarıya parçalar. Aradan 4 gün geçer ama bebek kendini göstermez, bu arada Zehra'nın hatırladığı bebeğinin bu 4 gün boyunca devamlı kıvrandığı ve dışarı çıkmak için çırpındığıdır. 5.gün ablası bu bebeği doğurmaktan vaz geçmesi ve hastaneye dönüp ameliyat olması için yalvarmaya başlamıştır. Hatta yeni doğan bebeğini Zehra'ya evlatlık olarak verme sözü bile verir.Ama hastaneye geri gönmeye gerek kalmaz. Bebek birden hareket etmeyi keser, bebeğin hareketlerinin kesilmesiyle birlikte ağrılar da kesilir. Fas da bebekleri ölü doğan veya düşük yapan kadınlara anlatılan bir efsaneye göre bebek bazen hayatla karşılaşmak istemez ve doğmaktansa uyumaya karar verir. Bu bebeklere uyuyan bebekler denir ve annelerinin onurunu ve ruhunu koruduklarına inanılır. Zehra bebeğinin doğmamasını, doğmak istememesine, hareketsizliğini de uyumaya karar vermiş olmasına bağlar.Sancıları kesildikten sonra kesinlikle doktora gitmeyi reddeder ve bebeğim uyuyor der. Bir daha çocuğu olmaz, 3 çocuk evlat edinir, bu çocuklar ona torunlar verir, Zehra'nın bir daha doktora gitmesini gerektirecek hiç sıkıntısı olmaz, sadece hala karnı vardır ve bebeği vücudunu hiç terketmemiştir.


   Gerçekten de Zehra'nın bebeği 46 yıl boyunca uyur. Ancak bir gece, Zehra 75 yaşındayken, korkunç doğum sancılarıyla uykusundan uyanır.Nefes bile alamamaktadır. Yine 2 gün boyunca müthiş ağrılarla cebelleşir, en sonunda evlat edindiği oğullarından biri onu apar topar hastaneye kaldırır.


   Hastanede doktorlar, tıp dünyasında inanılmaz ender rastlanılan bir mucize ile karşılaşırlar. Hasta olarak getirilen ve ağrıları ile karnındaki şişliğe bakarak vücudunda bir çeşit tümor olduğunu düşündükleri kadının röntgen görüntülerinde, ne olduğu anlaşılamayan ama 42 cm boyutlarında ve kesinlikle tümör olmayan yabancı bir nesne görünmektedir. Nesneyi daha iyi anlamak adına Zehra MR cihazına sokullur ve çıkan sonuçlar hastaneyi ayağa kaldırır. 75 yaşındaki kadın hamiledir.Karnında bir bebek taşımaktadır.


  Zehra'nın 46 yıl önce başına gelen ise başlı başına başka bir mucizedir.Döllenmiş yumurtasının rahimin içinde büyümesi gerekirken, hiç rahime düşmemesi ve yumurtalık ile rahimi birbirine bağlıyan fallopi tüpünde büyümeye başlaması sonucu dış gebelik yaşamıştır. Buraya kadar oldukça fazla sayıda kadının başına gelen talihsiz bir durum söz konusudur ancak büyük fark şurdadır; Normal bir dış gebelikte korkunç ağrılar hamileliğin çok erken aylarında kendini gösterir ve hemen tedavi edilmezse genelde çok kanamalı ve hatta öldürücü olabilen fallopi tüpü yırtılmaları meydana gelir. Zehra'nın durumunda hiçbir ağrı meydana gelmeden bu tüp yırtılmış ve döllenmiş yumurta karın boşluğuna düşmüştür. Bebek beslenmesi için gereken plesentasını burada iç organlara bağlamış ve olanaksızın da olanaksızını başararak gelişmiş neredeyse tam boyutlarında bir bebek haline gelmiştir. Belli bir noktadan sonra vücudun bebeği taşıyamaması ve reddetmesi üzerine immun sisteminin bebeğe saldırmasını ( kısaca vücudun bebeği yabancı cisim olarak algılamaya başlayıp yok etmeye çalışması) Zehra doğum sancıları olarak algılamıştır. 1955 senesinde doktorlar Zehra'yı muayene ettiğiklerinde rahiminde bir terslik olduğunu farketmiş ve ameliyat etmek istemişlerdi ama o zamanın koşullarında böyle bir ameliyatın yapılması zaten mümkün değildi ve Zehra'nın ölmesi kesindi. İşte hastaneden kaçışı onun hayatını böyle kurtarmıştı.


   1955 senesinde 5 günlük bir iç savaştan sonra vücut bebeği öldürmüştü. Ancak bebeğin çok büyümesine izin verdiği için onu elimine de edemiyordu. Dolayısıyla bebeğin etrafında kalsiyumdan bir duvar örmeye başladı.Ta ki bebek tamamen taş kaplanana kadar ve bu şekilde bebek gerçekten de 46 yıl boyunca Zehra'nın içinde uyudu.


   Geçirdiği çok hafif bir karın zarı iltahabı Zehra'nın vücudunu bu 46 yıllık misafire karşı yeniden alarma geçirdiğinde Zehra 75 yaşında ve kanser şüphesi ile hastaneye yatırılmış yaşlı bir kadındı.


   Doktorlar bebeği oradan alıp almamak konusunda çok zorlandı, çünkü iç organlara zarar vermek mümkündü, ancak Zehra 46 yıllık hamileliğinin artık bitmesini ve bebeğinin uyandırılması istedi, hastanın ölebileceğini kabul ettiği bir formu imzalamasından sonra uzun ve zorlu bir ameliyatın ardından uyuyan bebek, uyuduğu yerden alındı.


   Zehra için uyuyan bebek, tıp dünyası için taş bebek, bizim için acı ama gerçek manası ile bir mucize bebek.....Hayat işte, mutluluk da verir bir anda da alır, sürprizlerle doludur ama acı olabilirler, kısacık da sürebilir, 46 yıl da, çok sıradan başlayıp, mücizeye de dönüşebilir....






1 Mar 2013

NAPİYIM !! ALLAH BENİ BÖYLE YARATMIŞ..




Annem hep "bu kadar fıttırık olmasan herşey çok daha güzel olacak" der senelerdir. Buna ailemin diğer bireyleri, arkadaşlarım ve eşim de dahil olmak üzere kalabalık bir Grek Korosu kanon yaparak eşlik ederler. Ama anlamadıkları birşey var ki ; O da , bazı hislerin ve hareketlerin insanın elinde olmadığıdır. Yukarıda insanlar hazırlanırken, herkesin tarifinde ufak tefek hatalar olmaktadır. Kiminin hamuru fazla kaçar kazık gibidir, kiminin yumurtası fazla kaçar leş kokar, kiminin suyu fazladır yavşak olur, gibi....Temel kişiliğimizi, ne kadar istersek isteyelim, değiştiremeyeceğimize inanıyorum ben. En fazla -biraz, o da biraz- törpüleyebiliriz belki. Ya da dikkati başka yöne çekerek, mesala gereğinden süslü bir sunumla, kendimizdeki eksiklikleri gizlemeyi deneyebiliriz..

Misalen bendeniz, sabahları kalkamam, özürlüyüm...evet...Saat kaçta yatarsam yatayım, kalkmam gereken saatten mutlaka yarım saat sonra kalkarım...Bu saat kaç olursa olsun geçerli olan, yerçekimi gibi bir kanundur.

Uyuzun biriyimdir. Öyle herşeyi beğenmem, alışverişe çıkarım, kılı kırk yararım, hiç bi bok bulamam, sinirlenirim, etek almaya çıkmışımdır, 4 domates alır gelirim. Beraber birileriyle alışverişe çıkmışsam daha da kötü. Beğendiğim şeyi, alışveriş yaverim beğenmezse sinirlenirim falan...

Bir meşgaleyle meşgulsem veya birşey düşünüyorsam süper içe kapanık olabilirim. Yanımda davul çalsalar farketmem, soru sorulur cevap vermem, böyle alık alık ufka dalar giderim..Etrafta olan için süper sinir bozucudur.

Telefonlardan nefret ederim, can arkadaşlarım veya ailem dışında birleriyle konuşmak bana zul gelir, bilmediğim numaraları açmam, tanımadığım çağrılara dönmem. Hatta mode depresyon turned on ise genel olarak telefonları duyma yeteneğimi kaybederim...Bu sebeple, çok sevdiğim insanların kalplerini kırmış olmaktan korkarım..Bunu okuyorsanız, özür dilerimmm

Beynimin agresyon merkezine, benzinle yıkanmış bir hallaç pamuk konmuş gibidir. Bir anda alev alır. Boing uçaklarından daha süratli bir şekilde sinirlenebilme kapasitem vardır ama bazen o kadar kısa sürer ki sinirlendiğime değmez, öyle deli deli çığırmış olmakla kalırım.

Hımbılın biriyim, eğer üşenirsem, koltuk altına tuvalet monte etmiş olmayı dileyecek kadar üşengeç olabilirim. Oturduğum yerde yosun tutabilir, çiçek ve meyve verebilirim.

Deve denen hayvanla kapışır derecede kindar olabilirim hatta o kadar unutmam ki, bazen neden unutmadığımı unuturum..

Kedimle bile inatlaşacak kadar inatçı ve fikri sabit olabilirim. Allah'ın idefix kedisi, banyoda bulunan matruşka biblolarımı patikleyerek yere atmaktan ne kadar bıkmadıysa, ben de onları kaldırıp tekrar dizmekten hiçbir zaman bıkmayacağımı bilirim...

Karamsarlaşırsam, o kadar kararırım ki, is bağlarım, o isi çıkarana kadar iki okyanus suyu gerekebilir. Bir de karamsarlaşma döngüsüne bir girersem, allllllaaaaah oradan çıkana kadar..ölme eşeğim ölme...

Dangalağın biriyimdir. Aklımdaki, dilimin ucundadır. Rol yapamam, birini sevmedim mi, sosyal hayat gereklilikleri bunu gerektirse dahi, severmiş gibi yapamam. Zort diye suratlara konuşurum...

Bu liste böyle devam eder ama bana fenalık geldi..Bu kadar kötü bir insan değilim ben aslında. Ama alt alta yazınca ürperdim bir an. Yoksa aslında çok ciciyim ben, gerçekten...

PEKİ Siz nasılsınız.Bir düşünün bakalım, sizin üretim hatalarınız neler ????


7 Ara 2012

BİR S..R GİT LİSTESİ


Etrafımda olanı biteni izlerken, bazen çok hoşuma giden şeylerlerle karşılaşıyorum ama bazen de beni anormal derecede kıl eden, durumlar ve kişilerle de yüz yüze gelebiliyorum. Özellikle  beni çok geren ve kendilerine en içten dileklerimi sunmak istediğim şeyler ve kişiler listesi yapmak istedim. Bu bir şekilde papaz efendiye günah çıkarmak gibi de geliyor. Benim papaz efendim de siz oluyorsunuz bu durumda. Buyrunuz ,benim bu aralar ki bir s...r git listeme...

1-Türkiye gibi yolları bozuk, benzini şaka gibi pahalı ve trafik kurallarının sadece sallanmak için konumuş olduğu (özellikle de bütün bunlara ek olarak, trafiğin günün 30 saati tıkalı olduğu İstanbul şehirinde) bir yerde yaşayıp, milyonlarca liralık, saatte 7000 basan, yerden sadece 3 cm yukarada arabalar satın alan salaklar....Bu o kadar saçma , o kadar manasız, o kadar-o kadar-o kadar gerzekçe ki anca şöyle açıklayabilirim...3 bin TL verip aldığı incili 15 cm topuklu Louboutin ayakkabılarıyla bir kadının, spor salonuna gitmesi ve bu ayakkabılarla koşu bandına çıkıp koşmaya çalışması, sonra ordan çıkıp halterin altına girmesi ve sonra da pilates yapmaya çalışması ne kadar manyakçaysa yukarıdaki yazdığım durum da işte bu kadar manyakçadır.Bu arabaları alanlar bir s...r git listemdeki gururlu yerlerini hep koruyacaklardır.

2-Yukarıdaki ile bağlantılı bir madde olacak ama ayrı başlık altında yazmak istedim.. Gereğinden büyük evlerde, gereğinden fazla lüks içinde yaşayıp bunu hava atma malzemesi olarak kullananlar. Bir ev, evde kaç kişi yaşıyorsa maksimum o kadar kişi sayısı +1 odalı olursa son derece yeterlidir. Ama 35 kişinin yaşayabileceği evlerde 2 kişinin yaşaması kadar bence gereksiz ve şımarık bir hareket olamaz. Dekorasyon dergilerine çıkıp, 900 metrekarelik evlerinde 3 kişi yaşayarak bir masaya 45 bin TL vermiş olduklarını beyan eden kişilerin hepsine bir si...r git demek istiyorum...Aynı tarz kişilerin genellikle yukarıdaki maddede yazdığım tarzda arabalar alıp, kullanamadıklarından dolayı, bar veya kafe önlerine çektikleri ve kadın avlamaya çalıştıkları bilinen hayat gerçeklerindendir. Bu kişilerin karılarının da solaryuma girmekten kararmış ellerinde kredi kartları, sümüğümü silmeyeceğim çantalara binlerce lira dökmekte ve mutlu olmaya çalışmakta oldukları veya kaslı spor hocalarıyla samba yaptıkları tahmin edilmektedir....

3-Herkesin bir stil ikonu, bir fashionista olarak nitelendirilmesi bu aralar pek bir trendyyyyy..Fashionista olmak ne demek? Şu demek, lunapark palyaçosu gibi giyinerek sokağa çıkıp biraz ünlüysen resimlerini çektirtmek, değilsen kendi resimlerini çekip bloğuna koymak, birilerinin de farklı olmak ile eblek gibi görünmek  arasındaki farkı kaçırıp seni beğenmesi demek.. Hayatımda gördüğüm , görebileceğim en saçma sapan kıyafeteri bir araya getirebilmeyi başararak, moda haftalarını dolaşmak suretiyle bizim giydiklerimizi eleştirebilme veya trend belirleyebilme yetkisine sahip olduklarına inananlar veya tam tersi iki kişi o blogu okuyor diye, blog sahibini, moda ikonu haline getirenler, hepiniz topluca bi s...rip gidebilirsiniz.

4-Memleketimdeki sonradan görme elit tabaka veya sosyete bozuntuları veya artist çakmalarının hepsinin yaratıcılıktan, orjinallikten uzak beğenileri ve hareketleri.Memleketimde bu kesimlerdeki herkese soruyorlar nerelereri seversiniz, nerelere gidersiniz diye, herkesin ağzından çıkan, Bir NewYork, Paris, Londra. Bu nasıl iştir anlayamadım..Biriniz de başka bir şehir ismi verin, Rio diyin mesela, mumbai deyin ne bileyim nairobi deyin....Ne şehirlermiş bu londra, newyork, paris...Paris dediğin iki süslü taş ev, bir demir kule, londra desen bütün gün yağıyor, newyork istanbul'un aynısı yerler balgam çöp kaynıyor..evet gitmek görmek lazım ama her birine birer kere gitsen yeter..Gerçekten 2 fazla, 3 gereksiz..Farklı olamayan, herkes ne beğeniyorsa onu beğenen, yeniliklere kapalı, topluluk nereye giderse oraya gidenlere , sevgilerle bi s....rin gidin diyorum o halde.

5-Romantik ve hisli blog veya roman yazacağım diyerek başlayan, içimi şişire şişire 2 cümlelik konuyu, 3 sayfa vıcıta, yavşata yazan, en sevdiğim mevsimdir sarı sonbahar takılıp, bir yaprağın rengini ve damarlarını tarif etmek suretiyle kendini edebiyat yapmış kabul ederek nobel ödülü alacağını zannedenlerden fenalık geçirmekteyim. Ne olur s...rip gidin....

6-Devamlı kendi reklamını yapanlar, işindeki veya ilişkisindeki başarılarını milletin gözüne gözüne sokanlar..Tamam başarının sırrı azıcık kendinin reklamını yapmaktır doğrudur..Ancak allah rızası için ya, malzemen belli, tarifin belli, senden çıkacak yemek belli..Hadi seni tanımayanlar diyelim attığın palavralara kanıyor, tanıdıklarının yanında yapma bari..Bütün gün uyuduğunu bildiğim birinin çalışmaktan şiştim veya işimde çok başarılıyım ayaklarına yatması beni delirtiyor veya senin ilişkinin ne kadar güzel olduğunu, ne kadar mutlu olduğunu dinlemek beni bayıyor çünkü biliyorum kocan seni boynuzluyor, gözlerimle gördüm, sende biliyorsun ....gerçek başarılar biraz gizli our...gerçek aşk biraz gizemli olur, yaşayanlar arasında kalır..Dolu başağın boynu bükük olur..Kalanlar s..rip gidebilir.

7-Daha önceki yazılarımda bir iki kere değinmiştim ama en son gördüğüm bir reklam, beni artık hem güldürdü hem de sinirlendirdi. Reklamı yapılan krem hücre içi dna hasarını tedavi edebileceğini iddia ediyordu..lazer ışını mı bu krem, bir çeşit kemoterapi ilacı mı, hücre içi dna hasarını yüzümüze sıvazladığımız bir krem nasıl çözecekkk? Nasıl ??? Kremler nasıl yüz kaslarımızı toparlar, kaslara ulaşamazlar, hatta derinin alt katmanına dahi ulaşamazlar. Hiçbir krem memenizi, yüzünüzü, poponuzu,karnınızı sıkılaştırmaz.....sadece cildi daha pürüzsüz yapıp ilizyon yaratır. İnsanları, yalancı, veya gereksiz şaşalı cümlelerle kandırıp, milyonlarca liralarını çalan bu hırsızlara verilecek tek cevap, kaliteli ve uygun fiyatlı markalardan alacağınız ve uygulayacağınız kremlerle de cildinize bakım yapabileceğinizi gördükten sonra, kazıkçılardan alışverişi bırakmaktır. Ah evet tabi...bir de onlara s....r git diyebiliriz...




Bu arada uzun zamandır yazmadığım, ihmal ettiğim ve tembellik yaptığım, üstelik de bu tembelliğim için mazeretim de olmadığından dolayı kendime de s..r git diyebilirim sanırım..Ama gördüğünüz gibi kendimi  affettirmeye çalışıyorum :))))

 

 


22 Eyl 2012

BİR BAŞ AĞRISININ ANATOMİSİ


  Başım ağrıyor, hem de nasıl ağrıyor..Böyle ense kökümden usul usul uzanarak, şakaklarımı sıkıştıran, oradan gözlerimin arkasına sızan ve zaten pörtlek olan gözlerimi iyice dışarı itmek istercesine zonklayan...Işık görmek istemiyorum pek. Karanlık istiyorum, iyice karanlığa gömülmek..Gayet sevimsizim, hani başım ağrımazdan evvel çok sevimli olduğumdan değil ama ekstra uyuzum..

  Başım ağrıyor, hem fiziksel nedenleri var tahminimce benim şu anda bilemediğim, bir de gayri fiziki nedenleri var ki gayet iyi bildiğim.

  Ülkenin ne idüğü belirsiz bir durumda ebesinin sevilmesine, bizim dışımızda gelişen, bizim kıçımızı da yırtsak engelleyemeyeceğimiz ve bir takım dış mihrakların corba tenceresi karıştırır gibi bizi karıştırmasına; İkili, üçlü , dörtlü vs taraflı anlaşmalar sonunda, zaten sonucu belli çatışmalara gönderilip telef olmalarına göz yumulan zavallı yoksullarımızın gencecik çocuklarına; Ordu mensuplarının, sadece tükürdüklerini yalasınlar diye, bir sonraki hükümet gelirgelmez af çıkacağı gökteki aydede kadar belirgin olmasına rağmen milyonlarca yıl hapse mahkum edilmelerine, başım ağrıyor...
 
  Devamlı binalar yaparak, talepten çok arz yaratarak, kendi binalarının fiyatlarını düşürten, binaları alınmayan, alınmayınca da yarım kalmış binaları tamamlayamayarak gaz ve toz bulutuna karışan salak ve dolandırıcı müteahhitlere; Bir şey moda veya popüler olmaya görsün( telefon, araba,saç rengi vs..) alakalı, alakasız- yakışan yakışmayan,  herkesin bir düşünmeden balıklama dalması gibi Türk milletinin yonca çayırlığına dalan öküz sürüsünün, göz açıp kapayana kadar çayırlığı talan edişi  gibi bir anda herşeyi talan edebilme yetisinin sonsuzluğuna, başım ağrıyor.

  Hala sosyalist devlet esintileri taşıyan komünizm kokukulu, noterlik işlemleri, tapu işlemleri, vergi işlemleri, her türlü devlet dairesi kalemi işlemlerinin o kadar kanun revizesine rağmen betonarme bina temeli gibi sabit bırakılmasına(ulan tc kimlik no diye bişi var, ne şeyime, niye bin tane belge istersin benden ehliyet yenileme için ya); Rüşvetin hayatımızın en tatlı ve sevimli gereksinmesi olmasına; Devletin geçmiş hükümetlerden günümüze, tüm kademelere yayılan enfes bir kokuşmuşluk ve bozulmuşluk kapasitesine sahip olmasına, bir şeyler yapabilmek, bir yerlere gelebilmek için birilerinin yeğeni, damadı, oğlu, boku püsürü veya cüzdan doldurucusu olması gerekmesine, başım ağrıyor.

   Piyasaya hiç doğru düzgün sanatçı çıkmayışına, pampişlerim diyen koca memeli ama beyni göz bebeklerinden küçük bir hanımla, beyinleri dahi olmayıp sadece beyincikle opere edilen kız kardeşlerin populer olmasına; (biraz kişisel fikrim olacak ama...)Türkçe müzik çalan radyolarda dinlediğim şarkıların neredeyse %80 nin çöp değeri taşımasına ve bunlara şarkı diye değer verilip radyolarda yayınlanmasına, başım ağrıyor..

   Millete güneş kanser yapıyor, yapmayın etmeyin diye neredeyse yalvarırcasına uyarılar yapılmasına rağmen, halkımın hala solaryuma gidiyor olmasına; Spor yapmak ancak enerji ve zaman verildiğinde ve yeri geldiğinde acı verici olduğunda işe yarar diye kıçımızı yırtarken, Türkler'deki inanılmaz löp götlük kapasitesi sebebiyle YORMAYAN SPOR SALONU gibi yerlerin açılmasına, başım ağrıyor..
 
  Sigara bu kadar zararlıyken, hala ama hala çok ender de olsa sigara içiyor olmama; Geceleri bir türlü uyuyamıyor oluşuma; Bu dünya üzerindeki en iyi felaket ve korku filmi senaryolarını yazabilme potansiyeline sahip olarak kendimi anksiyeteden anksiyeteye sürükleyebilme kapasiteme,başım ağrıyor.....
 
Sonuç olarak başım ağrıyor ama tahminim hepimizin başı ağrıyor bu aralar. Kimizin baş ağrısına kalp ağrısı eşlik ediyor, kimimizinkine ruh ağrısı, kimimiz dişlerini gıcırdatıyor çünkü o kadar öfke dolu, kimimizin poposunda yeller esiyor..Herkesin hayatı algılayışı, yaşayışı,baş ağrıları farklı..Hepinize baş ağrısız, cici mi cici, çiçekli böcekli,  sağlıklı, sinirleri alınmış günler dilerim..
 

3 Ağu 2012

'OBEZİTE' ÜSTÜNE BİR ÜÇLEME 2 (hoptirinaynom haydi spora...)

Obezite üzerine üçleme 1 isimli yazıdan sonra, üçlemeyi ikiye tamamlamam biraz zaman aldığı için kendime kızgınım çünkü bu önemli bir konu sayın okuyucu.. Mahşerin Tek atlısı "Obezite" Üstüne Bİr Üçleme 1 linkindeki ilk yazımda vücut kitle endeksi hesaplamasıyla obezitenin sınırlarını ve bazı komplo teorilerimi yazmıştım.

 Bu yazımda gereğinden fazla kilolu olmanın vücüdumuzda  ne gibi değişiklikler yaptığını yazacağım. Fakat hepinizin bildiği, şekeriniz artar, tansyonunuz fırlar, kolestrol damarlarınızı tıkar, nefes darlığı yapar gibi açıklamaları profesyonellere bırakıp kısaca size bir iki resim sunup, bu resimlerin açıklamalarını yapıp, sizi kendiniz ve resimlerle başbaşa bırakmayı planlıyorum...

Öncelikle fazla kilolu olmanın, sağlığımızın her alanındaki zararlarını bilmeyen varsa kendilerine buradan nanik çekiyoruz bu kadar naif oldukları için. İnsan vücudu için yağ gereklidir ama her şeyin fazlası gibi yağın fazlası da zarardır ziyandır. Hele de kendimizi kendi yağımızda boğacak kadar kilolu olmak korku filmi gibidir. Aşağıdaki resim normal kiloda bir insan ile Obez bir insanın Manyetik rezonans yani MR görüntülerinin karşılaştırılmasıdır.

Hangisinin normal kiloda, hangisinin obeziteden muzdarip olduğunu açıklamama gerek yok sanırım (ihtiyaç duyanlar için normal kiloda olan sağdaki)

 Aşırı kilonun yarattığı zararlarları, bu  örnek MR resmine bakarak ,  yukarıdan başlayarak aşağıya doğru yazarsak eğer, kalbin etrafında biriken aşırı yağ tabakası ( eminim kalp krizi için son derece kaygan bir zemin hazırlıyordur), aşırı kilolardan dolayı sıkışmış kaburgalar dolayısıyla yeterli miktarda doğru nefes alamayan akciğerler, devasa boyutlalarda bir yağ katmanıyla sarmalanmış iç organların kalanı ( burada kocaman olmuş karaciğerin de artık yorgunluktan attığı imdat çığlıklarını resime bakınca duyabiliyorum ), yağ katmanlarında dolayı oluşan vücut şekil bozuklukluklarını dengelemek adına şekil değişikliklerine uğramış kaslar, ve aşırı ağırlıktan dolayı aşınmış eklemler...
bunların hepsinin uzun ömür ve mutlu hayat için çok faydalı olduklarını düşünen varsa onlara başarılar diliyorum..

Nasıl savaşılabilir peki , nasıl kurtulunabilir???
Obezite ile savaş için, kabul edilebilir değerlerde değişimler yaşanması gerekiyor. Öncelikle tombul çocuk sağlıklı bir şey değildir. Çocukların sağlıksız bir beslenmeye özendirilmeleri, yesin de ne yerse yesin mantığı, elinde kaşık peşinde koşan anneler yüzünden oluşan şımarıklık kaynaklı yemek seçiciliği hep zararlı gıdalara yönlendirici ve zararlı gıda alışkanlıkları kazandırıcı hareketlerdir.
Zararlı gıda tüketmeye açık çocukların ise ilerde kilo sorunları yaşamaları çok muhtemeldir.

Yukarıdaki resim çoğu annenin içinin gittiği resimdir eminim..Aman keşke benim çocuğum yesin de, hiç yemiyor, çok zayıf vs... gibi anne olmanın getirdiği haklı ve elde olmayan korkular umarım sağlıklı gıdaların göz ardı edilmesini sağlamaz. Çünkü aşağıdaki resimdeki kişinin, sağlıklı beslenme rejimi alışkanlığı ile bu hale gelebileceğine inanmıyorum. İlaç tedavisi, bazı hastalıklar veya hormon bozukluğu yoksa bir insanın bu hale gelebilmesinin tek sorumlusu hayat alışkanlıklarıdır.

Yağda, tuzda, şekerde çok zengin besinler ve sıfır hareket mottosuyla hareket edilmesinin kaçınılmaz sonuçları vardır. Bu sonuşları elimine etmek ise elimizdedir. Biraz irade ve biraz araştırmayla herkes kendine uygun bir besleme rejimi ve spor düzeni bulabilir.

Bu yazı serisinin ilki olan obezite 1 isimli yazımda azıcık değindiğim, benim kendi hayatımda uyguladığım beslenme sistemi ve spor seçimlerim şu şekilde

BESLENME:
-gıdalarımı kızartılmış tüketmem
-hem kolayıma geldiği için, hem  çok sağlıklı olduğu için, hem de ete alternatif bir protein kaynağı olduğu için bakliyat çok pişiririm
-yoğurt ve peynir çok severim.
-dışardan yemeyi hiç sevmem mümkünse çok üşenmiyorsam evde pişiririm...
-paketlenmiş aburcuburları  tüketmiyorum (cipsler, şekerler, vs...)
-canım çok çekerse sütlü çikolatalardan yiyorum ama bokunu çıkartmıyorum ( yani insan porsiyonları ile yemek at porsiyonları ile değil )
-birşey atıştıracaksam bu badem fındık vs.. oluyor..
-malesef meyve yiyemiyorum, lütfen siz yiyin...
-gerçekten asla şekerli zımbırtılardan içmiyorum (gazozlar,kolalar..), siz içiyorsanız allah yardımcınız olsun vaz geçmek çok, zor azaltın bari
-Spor öncesi enerji versin diye günde bir tane sütlü kahve içiyorum
-akşamları genellikle unutmazsam sarı kantaronlu bir çay var piyasada ondan içiyorum, çay alırken yapay tatlandırıcılı olanlardan uzak durun, mesela, limonlu ıhlamur almayın..ıhlamur alın limonu kendiniz sıkın...vs....bu tarz bitki çaylarında içindekiler kısmına bakın ekstra yabancı madde eklenmiş olanları almayın sadece bitki içerdiklerinden emin olun...
-sabahları tam yağlı süt eklediğim, tam tahıllı ve  kurutulmuş meyveli gevrek karışımlarından bir  kase tüketiyorum  ( gene insan kasesi,at değil )
-her gün mükünse sebze veya ot (kafa yapıcı değil :))))) yeşillik ) tüketiyorum (ot tüketirken de insan porsiyonlarıyla değil bu sefer at porsiyonlarıyla tüketiyorum..)
-Her gün Solgar markasının omega 3( malesef reklam değil ama mesela reklam için bana para ödeseler ne güzel olurdu değil mi ? ) tabletlerinden kullanıyorum. Bu yağ asidi, vücut için süper faydalıdır, halk arasında balık yağı da denir. Balık yağı tüketmek istemeyenler veya tüketemeyenler için ketentohumu, semizotu, ceviz, fındık, badem, yeşil yapraklı sebzeler de omega 3 kaynağıdır. Benim içtiğim balık yağından olanı. Saça, cilde, beyne, ruha çok iyi gelir. Sevin, sayın, kullanın... (yağ asidi nedir, e biz yağlarla savaşırken neden yağ asidi içiyoruz sorularına vereceğim cevap 3 sayfalık bir farmakoloji yazısı olacağı için yalvarırım bu konuyu açmayalım..Omega 3 iyidir işte uzatmayalım, ama hala çok merak eden varsa omega 3   ve  doymuş ve doymamış yağlar)

SPOR
-ben spor manyağıyım, herkesden böyle olmasını beklemediğim gibi, olabileceğini de sanmıyorum. Ama hiç birşey yapmasam merdiven çıkarım kardeşim. asansör kullandığım çok enderdir, eskiden şehir merkezinde otururken çok yürürdüm, sizin olanağınız varsa yürüyün
-spor salonu üyeliği olan, gidin kardeşim üşenmeyin gidin iyidir...
-ben ağırlık çalışmaları, koşma ve artı  son zamanlarda 50sn çalışma 10 sn dinlenme şeklinde yapılan cardio ve ağırlığı birleştiren intervalli çalışmaları yapıyorum. Koştuğum zaman aşağı yukarı 3 km koşuyorum, orta tempoda koşuyorum ve bitirmeye yakın son 60-70 metrede çok hızlanıp bitiriyorum.
-ağırlık çalışmaları için bir salona üye olmak en mantıklısı . Kilo  kaybı sonrası sarkmalara veya vücut şekillendirmeye sadece cardio ile (mesela koşma..) kavuşamazsınız, ağırlık çalışması veya pilates, yoga gibi vücudun kendi ağırlığının kullanıldığı çalışmalardan yardım almak gerekir.
-spor sonrası mutlaka protein içeren besinler tüketiyorum. ( yumurta, bakliyatlar hep protein alternatifleridir. )
-Haftada 5-6 gün spor yapıyorum (çoğunuzun çüş dediğini tahmin ediyorum. Haklı olabilirsiniz, ben çok sevdiğim ve hiç üşenmediğim için bu böyle ) . Yine de siz 3 günü tutturmaya çalışırsanız çok iyi olur..O da olmadı 2 günü tutturmalısınız...

Hayatınızda yapacağınız ufak değişikliklerin sağlınız ve bedeniniz üzerindeki farkı çoğu zaman gözle görülür düzeydedir.Bu değişliklerden beslenme ile ilgili olan irade ister, spor ile ilgili olanları da biraz terlemeyi gerektirir ama sonuçlara değerdir.

Saygılarımı iletiyorum.Sağlıklı günler efendim....




13 Tem 2012

MAHŞERİN TEK ATLISI "OBEZİTE" ÜSTÜNE BİR ÜÇLEME 1

Uzun zamandır yazmak istediğim bir konuydu şişmanlık ve obezite..En sonunda kaleme almaya karar verdim. Çok kapsamlı bir konu olduğu için 3 parçaya ayırıp yazmak istiyorum. Bu ilk yazı şişmanlığın hormonal ve genetik bir sebep yoksa olası nedenlerinin hafifçe üzerinden geçilmesi , yaygınlığını ve basitçe nasıl engellenebileceği üstüne...
 
Bilirsiniz, eskiden beridir, 50 yaş üstü akrabalarımızın kıramadığımız bir takıntısı vardır. Bu takıntı kilo üstünedir. 50 yaş ve üstündeki Türk insanı için zayıflık kabul edilemez bir durum. Şöyle etli butlu değilseniz, yanaklarınız biraz tombulca değilse  bu gurubun endişeli bakışlarına maruz kalırsınız . Derhal "biraz kilo almalısın" çok zayıfsın, bak hiç sağlıklı değil bu zayıflık" şeklinde, kafaların sağa sola sallanmasının eşlik ettiği, bol cık cıklı öğütler duyarsınız. Ben bu durumu yıllardır, büyüklere anlatamadım..Kaburgalar sayılacak, kalça kemikleri etini delecek şekilde fırlamadığı sürece yani iskelet şeklinde değilseniz, zayıf olmak sağlıksız olmak demek değildir. Vücut kitle indeksi hesaplaması bize sağlıklı kilonun alt ve üst sınırlarının ne olduğunun ip uçlarını vermektedir. Buna göre, kilonuzu,  metre cinsinden boyunuzun karesine böldüğünüz vakit elde ettiğiniz rakam vücut kitle indeksinizdir. Örneğin; 71.5 kg ağırlığında ve 1.65m boyunda bir bireyin vücut kitle indeksi; 71.5/ (1.65)2 ; 71.5/ 2.72= 26.28 kg/m2' dir

Aşağıdaki hesap makinesi linkine  tıklayarak açılan pencereden kendi vücut , kitle indeksinizi hesaplayabilirsiniz

Yapılan hesaplama sonucunda;
18.5 kg / m²'nin altında olanlar Zayıf
18.5-24.9 kg / m² arasında olanlar Normal kilolu
25-29.9 kg / m² arasında olanlar Fazla kilolu (Overweight)
30-39.9 kg / m² arasında olanlar Obez (şişman)
40 kg / m²'nin üzerinde olanlar İleri derecede obez

 Kadınsanız 18.5-24,9 skalasında 20 ye yakın olmak daha sağlıklıdır, erkeklerin ise
24.9 a daha yakın olmaları sağlıklıdır.

 Gördüğüm ve tahmin ettiğim kadarıyla Türkiye'de insanlar genel olarak 25-29,9kg/m2 skalasında gezinmektedirler. Bu durum Türk nüfusunun en iyimser ifadeyle fazla kilolu olduğu manasına gelebilir. Ancak bu kilo dağılımı belli bir yaşın üstüne çıktığımızda karşımıza çıkmaktadır. Şükür ki genç kesimimiz de hala, normal kilolu bireyler ağırlıktadır. Türk insanının yaşla birlikte kilo almasını sebebi ise kanaatimce, hareketsiz yaşam tarzı, gereğinden fazla beslenmek ve dediğim gibi  bazı kesimlerce zayıf olmanın güzel ve sağlıklı kabul edilmemesi olabilir. Aşağıdaki üzüntü verici obezite tablosu Vücut kitle indeksi hesabına göre, bölgelerimizdeki obezite oranlarını vermektedir
 
Türkiye'de bölgelere göre obezite oranları (yaklaşık)
Doğu Anadoluda en düşük (%17.2)
İç Anadoluda en yüksektir (%25.0)dır.
Güneyde %24,
Kuzeyde % 23.5,
Batıda ise %21.6 olarak saptanmıştır.

Obez nüfusta, kadınlar erkeklerin neredeyse iki katıdır. Bunun sebebi, Türk kadınlarının doğumdan veya menapozdan sonra kilo almaları, spor yapma bilincine sahip olmamaları ve erkeklere göre doğuştan gelen, hormonal ve metabolizmasal dezavantajlarıdır.
 
Bu rakamlar korkutucu ve hüzün vericidir. Ancak şükür ki Türkiye şişman deyince hala ilk akla gelen ülke değildir.
  
Şahsen şişman deyince benim aklıma ilk gelen ülke Amerikadır. Hayatımda gördüğüm, en şişman insanları ve en çok şişmanı bu ülkede gördüm ben. Amerika'da obezite çok büyük ve gün geçtikçe artmakta olan bir problem.
   
Ancak Amerika'daki şişmanlık  Türkiye'dekinden oldukça farklı.. Nasıl mı ?? Bu fark bana ilk gördüğümde çok enteresan gelmişti. Dediğim gibi Türkiye'de genç nesil kısmen normal kilodadır. Yaş ilerledikçeyse hareket etme azalır, işin içineTürk insanının kendine bakmayı bilmemesi ve sevmemesi de girince, yaş ile doğru orantılı bir kilo alımı kaçınılmaz olarak gerçekleşir.
  
Amerika'da ise tam tersi bir tablo gözükmektedir. Bir masa etrafında oturan 3 nesil gördüğünüzde ilk dikkatinizi çeken normal kilodaki yaşlılar, şişman orta yaşlılar ve malesef ki neredeyse obez torunlardır. Amerika'daki bu enteresan farkın sebebi nedir ?? Bunu sebebi Amerika'daki gıda sektörünün korkunç bir hal almış olmasıdır. Eski, yaşlı Amerikalılar bizim yediğimiz gibi normal, kısmen az katkılı besinler tükettikleri için normal kilolarda kalmışlardır, daha sonra korkunç gıda devleri, işin içine girmiş GDO lu delice hormonlu yapay gıdalar birbiri adına piyasaya sürülmeye başlanmıştır, hayat tarzları değişmeyen ama yedikleri değişen insanlar ise hızla kilo almaya başlamışlardır.
  
Günümüzde ise Amerika'da marketlere girdiğimiz vakit karşımıza çıkan görüntü korkunçtur..Normal ve doğal olan herhangi bir şeye rastlayabilmek mümkün değildir. Doğal olan ürünlerin ki,  eğer varsalar fiyatları gerçekten,  normal bir vatandaşın cebini yakacak kadar yüksektir. Normal süt bulmak mümkün değildir ama her taraf süt olduğunu iddia eden ama asla olmayan % 2 yağı alınmış, % 43 yağı alınıp sözde D vitamini eklenmiş, yağsız ama E vitminli vs..gibi ürünlerle doludur. Yoğurt bulmak mümkün değildir. İğrenç tatlandırıcılı ve şekerli ne varsa rengarenk her yerden sarkmakta, gözünüze gözünüze sokulmaktadır ama peynir asla yoktur. Zeytin bulmak imkansızdır, en iyi ihtimalle, oldukça yüklü miktar para ödeyerek, zeytine benzer bir konserve alabilirsiniz ama bizim bildiğimiz snickers çikolatasının 4 katı boydaki çikolatalar, komik paralara satılmaktadır.
  
Bunları anlatmamın bir sebebi var. Elbette bize ne elin Amerikalısından..Şişmansa şişmandır...değil mi?? Hayır değil...Çünkü eğer izin verirsek bizim sonumuz da böyle olacaktır.  Kişisel fikrim, Gıda devlerinin, ilaç sanayisiyle el ele çalışmakta olduğudur....Bu iğrenç gıdalar halka sunularak, halk hasta edilmekte ve ilaç sanayisine bağlı hale getirilmektedirler. Amerika da zayıflama hapları inanılmaz kar getiren bir iştir. Kolestrol ve kalp ilaçları da öyle.. Bu derinlerden yürütülen bir plandır. O pis süt benzeri şeyleri veya ne üdüğü belirsiz iğrenç rengarek pis tatlandırıcılı mısır gevreklerini vs... piyasaya sürmeseler ( neredeyse bedava fiyatlara) ne bu hastalıklar ne de bu obezite sorun olurdu...Ayrıca bir önemli fark da bizim hala evde kendi yemeğimizi pişirmeye devam etmemiz ancak Amerikalılar'ın neredeyse tamamının öğünlerini dışarda veya hazır yemekler tüketerek geçirmeleridir. Bu da çok önemlidir, çünkü kendi yemeğini pişiren kişi, yemeğin yağını tuzunu, içeriğini kontrol edebilmektedir ancak hazır yemeklerde böyle bir durum söz konusu değildir..Birde işin içine devasalıklarıyla ünlü Amerikan porsiyonları da girince şişmanlık kaçınılmazdır. İşte parmak basmak istediğim noktalar bunlardır. Bu oyunun Türkiye'de oynanmasına müsade etmememiz gerekmektedir.
  
İğrenç doğal olmayan pis boyalı şeyleri çocuklarımıza yedirmemeli, biz de tüketmemeliyiz.  Gıda ve ilaç şirketlerinin oyunlarına karşı gözümüz açık olmalı, bu oyunlara kanmamalıyız. Bizim ülkemizde  hala sebze, meyve tüketme,ucuz sağlıklı beslenme  mümkün..Zayıflama haplarına o kadar para akıtacağımıza, kıçımızı kaldırmalı, hareket etmeli ve sağlıklı beslenmeliyiz...Günün birinde malesef Türk toplumu da  bu tuzağın içine düşecek sanırım ama hiç olmazsa bu durumu, bir süre geciktirme ve yeni nesil olan çocuklarımıza sağlıklı beslenmenin nasıl birşey olduğunu öğretme şansımız hala var...
 
Vücudumuz bir makine gibidir..Doğru çalışmasını istiyorsak, onu paslanmaya terketmemeli ve  bu makinenin benzini oldukları için yediğimiz şeyler kadar, onları tüketme şeklimize de özen göstermeliyiz...Unutmayın, cevap selülit kremlerinde ve haplarda değil..cevap biraz gırtlağını tutmakta, biraz da hareket etmektedir..

O zaman burdan ne anlıyoruz..
1-kendi yemeğimizi mümkün oldukça kendimiz pişirmemiz gerektiğini
2-porsiyonlarımızı, atların yiyeceği gibi değil, insanın yiyeceği boyutlarda tutmayı
3-yemeğin yağına tuzuna biraz dikat etmemiz gerektiğini
4-yapay tatlandırıcılı, rengarenk, hastalık ve şişmanlık davetiyesi o gıdalardan,kendimizi ve yapabildiğimiz kadar çocuklarımızı uzak tutmamız gerektiğini
5-biraz kıçımızı kıpırdatmamız gerektiğini (hiçbir şey yapamıyorsak veya salona gidecek maddi imkanımız yoksa, hiç olmazsa asansör vs..kullanmayıp merdivenleri tercih etmemizin bile çok fark ettiğini)
6-Canımız çok tatlı çekiyorsa, biraz dondurma veya sütlü tatlıların veya çok şekerli meyvelerin bir kurtarıcı olduğunu...(makul porsyonlar-2-3 çorba kaşığı max)


 Şişman olmanın ne kadar zor ve tehlikeli birşey olduğunu, vücudumuza neler yaptığını ikinci yazıda yazacağım...SAĞLIKLI KALMAK DİLEĞİYLE...











28 Haz 2012

LÜTUF VEYA LANET ????

  İnsanlar tanrının bu dünya üzerinde yarattığı en zeki canlılardır Biz,  hastalıklara tedavi bulabiliyoruz, teknolojik buluşlar icat ederek hayatımızı gün geçtikçe daha kolay hale getirebiliyoruz, hatta uzaya çıkabiliyoruz. Düşünebilen zeki bir varlık olmanın avantajları bizi hayat piramidinin en tepesine yerleştirdi. Bütün canlılara hükmediyoruz. Onlara eziyet ediyor, acımasızca katledebiliyor ve yine  onları koruyabiliyor, kurtarabiliyoruz.
  Zeka muhteşemdir. Kendimizi çok kötü durumlardan kurtarabilmemizi, ömürlerimizi 20-30 yıl uzatabilmemizi ve belki bir gün yüzlerce yıl daha uzatabilmemizi, icat ettiğimiz araçlarla dünyayı gezebilmemizi, sevdiklerimiz bizden ne kadar uzakta olursa olsun bir tıkla onları görebilmemizi,  onlarla konuşabilmemizi sağlamaktadır. Kötü olanı yaptırdığı gibi, kötü olanı farketmemizi, onadan uzak durabilmemizi, gerekirse başkalarını da uzak tutabilmemize yaramaktadır.
  Aile kavramımız, zekaya bağlı olarak gelişen zihnsel ve duygusal kapasitemiz sayesinde çok güçlüdür. Her canlı yavrusuna düşkündür, ama bir insan annesinin yavrusuna düşkünlüğü ve bağı, doğanın sınırlarının üzerine çıkmaktadır.
  Peki her şey güzel midir…….Hayır elbette değildir. Zeka aynı zamanda hırsı da beraberinde getirir, işte bu hırstır, bizi diğerlerini ezmeye iten, bu hırstır, açlıkların, savaşların sebebi…Zekanın bir bedeli budur ve bu çok ağır bir bedeldir.
  Tanrı bizi zeki yaratırken aslında bize sadece bir lütuf vermedi. Zeka aynı zamanda bir lanet ve bir yüktür de. Annemin çok güzel bir lafı vardır, “ne kadar salaksan, o kadar mutlusun”..
  Bana sorarsanız bu doğrudur. Bir insan ne kadar çok şey bilirse, ne kadar çok şey düşünür- irdelerse o kadar yorulur, o kadar kendini mutsuz edecek şey bulur, o kadar üzülür bu hayatta.  Her güzel şeyin bir bedeli vardır evet ve zekanın bir diğer ağır bedeli de budur. Pirimitif korkularımız dışında hissettiğimiz her korku, hayatta bizim gördüğümüz ve öğrendiğimiz şeylerden doğmuştur. Değersizlik hissi, başarısızlık hissi, terkedilme korkusu, hastalanma korkusu, adamın birinin bir gece yarısı evimize girip bizi katledebileceği korkusu, çocuklarımıza iyi birer gelecek verememe korkusu…bunlar ve muadili pek çok korku ve sıkıntı hayatın işleyişi içerisinde yavaş yavaş öğrendiğimiz ve yaşamımızı zorlaştıran etkenlerdir.
  Bilmeyen veya bilemeyen bir canlı için, kendini değersiz hissetmek diye bir şey yoktur. Bunun anlamı içselleşmemiştir. Aynaya baktığında gördüğü şeyden memnun olamama diye birşey yoktur çünkü en başta kendini irdeleme yoktur. Düşünme kapasitesi geniş olmayan bir canlı kendini başarısız hissetmez, basit zaferlerle başarısızlığını örtme arzusuna girişmeye ve kendinin daha da mutsuz etme yollarına bulaşmaz..Çünkü en başta başarı ve başarısızlık gibi kavramlardan arınmıştır..
  Aşkı yaşamayı bilmeyen bir can, onun getirdiği acıları ve sıkıntıları da bilmez. Bazen birini beklemenin veya birini kaybetmenin veya yanındayken hislerini anlatamamanın ne kadar acı dolu olduğunu bilmez.. Bu bir lütuftur aslında.
  Durduk yere kendine korkular üretmez insandan başka canlılar. Onların hayat programında bu yoktur. Durduk yere hasta olmaktan, parasını kaybetmekten korkmaz çünkü hasta olacaksa olacaktır, bunu bilmez sadece olur, olduğunda mücadele eder veya ölür..
  Ölme duygusunu anlayan ve ondan gerçek manasıyla korkan tek canlı insandır. Bir kedicik içgüdüsel olarak kendine zarar verecek şeylerden kaçınır ama gün içerisinde durduk yere aklına hayatın akıp gittiği ve bir gün kendisinin de öleceği düşüncesi gelmez. Hiçbir kedicik, hayatta bir sürü şey başarmak isterken hiçbir şey başaramamış olduğunu dolayısıya hayatının bir hiç uğruna akıp gittiği hissini yaşamaz…
  Tanrı bize gerçekten iyilik mi yapmıştır yani?  Yoksa bu bir yük bir imtihan mıdır ? Bu sorunun cevabı herkes için farklı olacaktır. Ama bildiğim bir şey var ki, insan bazen gerçekten de bilmedikleriyle mutludur…….


6 Haz 2012

ERKEK EGEMEN DÜNYA VE LOTUS AYAKLAR, SÜNNETLİ KADINLAR...

  Kadın olarak dünyaya gelmiş ve kadın olarak yoluna devam eden herkes aşağı yukarı iyi bilir ki, kadın olmak zordur.

 http://delikediyim.blogspot.com/2012/01/cunku-kizlar-pembe-sicar.html linkinde yazdığım ve işin geyiğine değinen yazımdan bahsetmiyorum  burada.

Gerçekten kadın olmak zordur. Bunu, dünyanın herhangi bir ülkesinden, herhangi bir kadına sorabilirsiniz ve vereceği cevap aynı olacaktır.

 Binlerce yıldır, erkek egemen dünyada din olsun, toplum kuralları olsun pek çok baskı kadınları ezmektedir. Bazılarına baskı demek bile mümkün değildir, bunlar düpedüz eziyettir.  Kendi içlerinde gücü bulamayan, ürkek ve şeref yoksunu erkek grupları, fiziksel gücü ellerinde bulundurma avantajını kullanarak, kadınları inanılmaz biçimde sömürmüş ve sömürmektedirler.

 Gerçekten güçlü olan bir erkek kadından korkmaz, kadının güçlü olmasıyla tehdit edilmiş hissetmez. Aksi durumdaki bir erkek için ise kadın sadece korku nesnesidir ve içten içe kendi ezikliklerini ve yetersizliklerini ona hatırlatır. Bunun için de kadının güçlü ve bağımsız olmasını istemez, kendi fikirleri olsun istemez..Eziyet edebildiği, ezebildiği müddetçe güçlü olduğunu hissedebilecektir çünkü...

 Erkek egemen toplum sözünden her zaman nefret etmişimdir. Çünkü bütün toplumlar zaten  erkek egemendir.  Bu egemenliğin miktarı değişmekle beraber, en kadın özgür toplumlarda bile güzellik ve beğenileri belirleyen erkektir ve kadınlar da bu yolda ilerler. Zaten baskıların bir çoğu bu mihvalde başlar ama  erkek beğenileri, arzuları, kişisel zevklerden sadist dayatmalara dönüşmeye başladığı vakit işin rengi değişir.

 Sadist dayatmalara dünyadan verilebilecek en güzel örnekler, Çinli kadınların Lotus ayakları ve Afrika ve Arap toplumundaki kadınların sünnetleridir kanımca..

  Lotus ayağın hikayesi, 10. yüzyıl Çin Tang Hanedanlığı esnasında öncelikle soylu ailelerde başlamış ve bu korkunç gelenek kısa bir süre içerisinde toplumun her katmanından kadının eziyeti haline gelmiştir.

  Sevimli hanedan erkekleri, dans eden gözdelerin dansları esnasında küçük ayaklarının çok seksi göründüğüne karar vermişler ve bu mihvalde küçük ayak arzu nesnesi haline getirilmiş ve kadınların ayakları bağlanmıştır. Bağlanmış ayaklara lotus çiçeğini andırdığına inandıkları için "Lotus Ayak" denmekteydi.

 Bu ayak bağlama işi ayakların şöyle sıkıca sarmalanması falan değildi. Kız çocukları 2-3 yaşlarındayken başlayan ve ayağın büyümesinin durduğu ergenlik çağlarına kadar devam ettirilen kelimelerle tarif edilemeyecek kadar acılı ve korkunç bir işlemdi. Ayakların en fazla 7-8cm  uzunlukta olmasına izin verilmekteydi.

  Kızın ayak parmak kemikleri ve gövdesi kırılarak aşağı ve içeri doğru katlanmakta ve inanılmaz sıkı bir şekilde bağlanmaktaydı. Bu şekilde yürütülerek, kırılan kemiklerin iyice iç içe geçmesi sağlanıyordu. İşlem esnasında kadınların ayaklarının bir kaç kez kırılması gerekebilmekteydi. Parmakların çürümesi ve kopması memnuniyet verici olabilirdi, böylece ayak daha da küçültülebilirdi. Hatta ayakta daha fazla et iltahap kapıp çürüsün ve düşsün diye, içlerinde kesici parçalar bulunan bezlerle bağlama yapılırdı...Bu işlem o kadar hasar veren bir işlemdi ki kadınların bir çoğu sıkı bağlama, kırıklar ve kangren olmuş parmakların gerekli bakımının sağlanamamasından kaynaklı hastalıklardan ölüyorlardı. 

  Bu kadar rezalet bir işlem olmasına karşın, küçük ayak makbul kabul edilmişti bir kere ve ayakları bağlı olmayan kızlarla evlenilmiyordu. Bu sebeple anneler, çocuklarının çığlıklarına aldırmadan bu işlemi , tam olarak söylemek gerekirse 1912 de yasaklanana kadar yani neredeyse 1000 yıl boyunca uyguladılar. Bu şekilde, kadınlar, hem kendi başlarına rahat hareket edemedikleri için erkeklere bağımlı olmuşlardı, hem de sapık bir zevk tatmin aracı haline gelmişlerdi.

 Çinin şerefsiz erkekleri için bu küçük ayaklar o kadar büyük bir erotik kaynakti ki, o dönemlerdeki yazıtlarda, bu ayaklardan erotik olarak faydalanmanın 48 yolundan bahsedilmektedir. Ancak bu şerefsizler, ayakları genelde çıplak görmek istememişlerdi, çünkü felaket derecede kötü gözükmekte ve enfeksyonlardan dolayı kokmaktaydılar. Küçük pipili bu erkekler, Lotus ayakların yaptığı tuhaf açı dolayısıyla tabandaki yarıkla cinsel ilişkiye girebilsin diye ( evet, kadının cinsel organı yeteri kadar dar değilse ayak tabanındaki yarıkla cinsel ilişkiye girmek tavsiye edilmekteydi) kadınlar bir ömür boyu sakat, acılı ve iltahaplı ayaklarla gezmeye mahkum edilmişler ve göz zevkleri çok önemli bu herifler, ayakla cinsel ilişkiye girerken rahatsız olmasınlar diye de özel çoraplar giymek zorunda kalmışlardı..

Yukarıda "Lotus ayak" eziyetinin mahkumlarından birinin ayakları. Bu ayaklar sadece 7 cm
Aynı ayakların, ayakkabı ve çoraptan ari hali....parmakların içeri kıvrılışı ve ayağın ikiye katlanmış olması son derece belirgin. Kadının parmağının üzerinde durduğu ve ayağın kırılarak katlanmasından kaynaklı yarık ise, yukarıda bahsettiğim, karılarının cinsel organını yeterince dar bulmayan erkeklere önerilen, alternatif cinsel ilişki yarığı....

                                            

 Bir başka korkunç uygulama ise Afrikanın çok büyük bir kısmı ile Arap ülkelerinde uygulanmakta olan "kadın sünnetti" adı altındaki kifayetsiz eziyettir. Eğer yukarıda anlattığım ayak bağlaması size korkunç geldiyse önceden uyarayım ki kadın sünneti, en az ayak bağlama kadar hatta daha bile korkunçtur. Bu sapkın uygulamanın erkek sünnetiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Bir kaç çeşidi vardır ama en yaygın olanı kadının dışarıdan görünen cinsel organ adı altında neyi var neyi yoksa, genelde boktan bir berberde kesilmesi ve idrar ve adet kanı için ufak bir açıklık bırakılacak şekilde dikilmesi şeklinde cereyan eden ve bir kadının hayatını acı, elem ve kedere çeviren uygulamadır.

 Malesef sadece 1997 verilerine göre bile dünya üzerinde 135 milyon evet 135.000.000 kadın bu ızdırabı yaşamaktadır ki,  bu rakamın verildiği yılın üzerinden 15 yıl geçmiştir.

 Bu kadınlar cinsellikten zevk alma kapasitelerini kaybetmişlerdir, bazıları için bırakın cinsel ilişki, idrar yapmak bile dayanılamaz acılara sebebiyet vermektedir. Bazen gerdek gecesi, sevgili kocacık rahatça cinsel ilişkiye girebilsin diye bir bıçak yardımıyla, yeni eşinin cinsel organını hafifçe!!!! genişletmek zorunda kalabilmektedir.

 Yine sadece erkeklerin sapık arzu ve ezikliklerini tatmin amacıyla başlayan bu uygulamanın hikayesi çok gerilere  M.Ö.60 lara kadar uzanmaktadır. Kaynaklar Mısır'ı işaret etmektedir. Kadın cinsel organının, bir miktar erkeklik organına benzediğine kanaat getiren o.çocukları, kadınların bu organdan kurtularak saflaşacaklarını ileri sürerek bu işe start vermişlerdir. Sadece islam ile bağdaşlaştırılması zaten tarihler itibariyle mümkün değildir. Kesin olan ise  mutlak erkek egemen toplumlarda görülmekte olduğudur. Bu işlem sadece afrika ve arap ülkelerinde değil, 19. yüzyıl Avrupasında da kadın deliliğini!!!!!!! tedavi amacıyla uygulanmıştır.

 İşlemin asıl amacı ve hedefi kadın cinselliği ve libidosudur. Libidosu yüksek kadınlar bir tehtid unsuru olarak görülmekte ve erkeklerin yetersiz cinselliklerini yüzlerine vurabilme ihtimallerine karşı çok korkunç bulunmaktadırlar. Bu sebeple "kadının saflığı" kisvesi altında kadınların hayatlarının karartılması sürdürülmektedir. Günümüz Türkiye'sinde bu "bekaret" adı altında yumuşaltılmış biçimde devam etmektedir.

 Bu saflık kisvesi belli toplumlarda öylesine kadınların beynine işlemiştir ki, zevk alabilen tam bir kadın olmanın saf olmadığına , kadınlar kendileri de inanmış ve evlatlarının iyiliği için bu işlemi sorgusuz sualsiz kendi istekleri ile uygular olmuşlardır. Tanzanya'nın "Masai" toplumuna göre sünnet olmadan çocuk doğuran bir kadın "anne" bile sayılmamaktadır.


Açık Gri gösterilen bölgelerde çok yoğun olmamakla beraber, kadın sünneti yapılmaktadır.
Kırmızı bölgelerde islami nüfus kadın sünnetini uygulamaktadır
Turuncu bölgelerde yoğun olarak belirli etnik gruplar bu uygulamayı gerçekleştirmektedir.
Koyu gri bölgelerde , etnik ayrım olmadan kadınların çoğu sünnetlidir.

7 yaşındaki Şilan Encer Ömer adlı kız çocuğunun sünnet operasyonuna ilişkin fotoğraf. Sünnet işlemleri, çok ciddi bir operasyon olmasına rağmen, hemen her zaman, son derece yoksul hijyen şartları altında, anestezi olmadan ve bazen kırık bir ayna parçası gibi materyaller kullanılarak yapılmaktadır. Mikrop kapmasına bağlı ölümlerin kaçınılmazlığına tekrar değinmeye gerek olduğunu sanmıyorum...

 Bazılarınız, bu kadınlar isyan etmemiş, binlerce yıldır bu rezilliklere ses çıkarmadan katlanmış hatta gönüllü olmuşlar dolayısıyla burada erkeğin rolü nerede diyebilirler. Burada erkeğin rolü şu: Daha ufaktan itibaren, kadının sesinin kısılması sağlanmıştır. Kadın fikir üreten değil ancak üretilmiş fikirleri uygulayan ve kabul eden konumuna sokulmuştur. Aksi gibi davranmak isteyen, okumak isteyen, isyan edenler çok ağır biçimde cezalandırılmış hatta öldürülmüşlerdir. Bundan dolayıdır ki erkeklerin cinsel tatmin aracı olan küçük ayak fikrine de, cinsel yetersizlikleri yüzlerine vurulmasın diye uydurmuş oldukları, saflaştırılmış kadın modeline de karşı çıkamamış, en iyi ihtimalle sessiz kalmışlardır.

 Yukarıda yazdığım örneklere, başka başka örnekler eklenebilir. Türkiye de namus ve töre adı altında kadınlara yapılan eziyetler ayrıca incelenmelidir diye düşünüyorum.

 Bu dünya çok acımasız..Ezilenlerin ayağa kalkabilmeleri neredeyse mümkün değil, onları sadece, güçlü ancak merhametlilerin, ellerini uzatması, ezenleri etkisiz hale getirmeye çalışmaları ve ezilenleri eğitmeye çalışmaları kurtarabilir. Sadece farkındalık sağlamak bile bir adımdır. Bugün artık siz de biliyorsunuz ki dünya üzerinde milyonlarca kadın, güzel olduklarına  veya saflaştırıldıklarına inandırıldıkları için sakat bırakılmışlardır ve yazdığım gibi bunlar sadece  bir iki örnek.....