12 Nis 2012

DÜĞÜN DERNEK DİZİSİ 2 : NİŞAN :)))

  Bu düğün dernek dizisi yazımın ikincisi, kız isteme merasimi sonrası nişan hikayeleri ile ilgili..Öncelikle belirtmek isterim ki, burada bahsedeceğim makyaj ve saçı ben kendim yaptım. dolayısıyla kuafor ve makyöz masrafım yoktu, o sebeple malzemede biraz pahaya kaçtım..Herkes kendi bütçesini arzusuna göre dengeler diye tahmin ediyorum.....

 Kız isteme için seçtiğim konsept dantelli, cici kız tarzıydı, ( http://delikediyim.blogspot.com/2012/02/dugun-dernek-dizisi-1-kiz-isteme.html ) nişan için ise 1950'ler retro tarzını seçtim.Hem elbise, hem makyaj ve saç için de ilham kaynağım aşağıdaki resimdi.
 Elbise buradaki elbiseye çok benziyordu ancak göğsünde kurdela yerine siyah pullardan geometrik bir detay vardı. Diz üstü ve dar kesimliydi. Benzer tarzda elbiseleri FOREVER NEW, ADL, MACHKA, BEBE gibi mağazalarda bulabilirsiniz. Ben FOREVER NEW'den almıştım.


Ayakkabıyı İNCİ den seçtim.

  Saçı dediğim gibi kendim yaptım, yandan ayırıp ufak bugidilere sarıp, açınca yumuşak bir fırçayla taradım. Süper oldu..



  Makyaja gelince göz makyajı için, kız isteme yazımdaki göz makyajı tarifimin aşağı yukarı aynısını uyguladım(Tarif için http://delikediyim.blogspot.com/2012/02/dugun-dernek-dizisi-1-kiz-isteme.html ) ama kız istemede gözün altına ve içine de kalem çekmiştim, burada sadece gözümün üstüne ilk olarak MAC CARBON isimli far ile kuyruklu çizgi çektikten sonra DIOR liner ile üstünden geçtim, bol rimel sürüp, takma kirpik taktım.


Kaşlar için de yukarıdaki linkteki tarifi aynı CLINIQUE kaş kalemini kullanarak uyguladım



Takma kirpik olarak MAC NO:7 leri bu tarz günlerde öneririm. Eğer makyajınızı birine yaptıracaksanız o zaman tekli takma kirpiklerden taktırtabilirsiniz makyözünüze..

  Kullandığım fondoten, normalden yağlıya kaçan bir cildim olduğu için 'CHANEL MAT LUMIERE" di. Kuru ciltler için VITA LUMIERE ve Daha yoğun kapatıcılık arayanlara PRO LUMIERE isimli CHANEL fondotenlerini önerebilirim. Daha makul fiyatta alternatifler ; MAC- FIX PLUS VE FIX PLUS FLUID,  BENEFIT-PLAYSTICKS,  L'OREAL-TRUE MATCH. Burada önemli olan cilt tipiniz ve arzu ettiğiniz kapatıcılık seviyesi. Hafif bir fondoten arıyorsanız, yoğun kapatıcılı fondotenler sizi rahatsız edebilir veya tam tersi bir durumda yeterli kapatıcılığı sağlamayabilir.
  
 Rujum için  MAC'in "RUSSIAN RED" adlı ürününü tercih ettim, kalıcı bir ruj sayılmaz, dolayısıyla sık sık tazelemek gerekiyor ancak rengi çok güzel. Ancak kalıcı ruj arıyorsanız, AVON'nun kalıcı rujlarından çok memnunum.

  Allığa gelince FLORMAR'ın allıklarını beğeniyorum, renk seçeneği bol ve az bir ürün uzun süre dayanıyor. Benim kullandığım dudaklara yoğunluk verdiğim için cildime çok hafif bir pembelik katan NO: 87 idi.

Son olarak makyajı sabitlemek için, LA PRAIRIE'nin "CELLULAR TREATMENT LOOSE POWDER" pudrasının cilt rengime  uygun olanını kullandım. Aynı kulvarda KANEBO'nun "SENSAI" serisini önerebilirim. Daha hesaplı seçenekler arayanlara, BOURJOIS'in pudralarını hararetle öneririm.
Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Gene erkeklere hiç ama hiç hitap etmeyen bir yazı oldu :)





28 Mar 2012

BİR VARMIŞ,BİR YOKMUŞ..MASAL DİYARI YOK OLMUŞ...

  Bir varmış, Bir yokmuş;
  Bir zamanlar dillere destan güzellikte, öyle ki, güzelliği eserlere ilham olmuş bir masal diyarı varmış. Etrafı denizlerle çevrili, her iklimin yaşandığı, hayvan ve bitki örtüsü çeşitliliğinin gırla olduğu bir diyar. Başkalarının mumla aradığı ne kadar mükemmellik varsa bu diyarda varmış. Ama masal bu ya, malesef bu diyarın halkı enayi, cahil ve aç gözlüymüş. Bu halk, kendisi hiç birşey üretmeyi sevmezmiş, varsa yoksa başka birinin başarısını çalarak, yaptığını tekrar ederek başarıya ulaşabileceğini sanırmış. Çok aptal olmasına rağmen kendini çok akıllı sanırmış ki, bu da onu, en tehlikeli yapan huyuymuş. Elindekilerin değerini asla bilmez, paraya çeviremediği hiç bir şeye önem vermez, korumak zahmetine katlanmazmış.
   Bu halkın kendi içinden seçtiği bir de kralı olurmuş. Aslında bu kral seçiliyormuş ama yetkisi ve gücü söz konusu olduğunda, babadan oğula yetkinin geçtiği düzenlerdeki krallar kadar güçlüymüş. Bu kralın yönetime yardım etmesi için yöneticileri olurmuş elbette ve yine elbette, kralı da yöneticileri de halkın kendisi gibi hatta daha da beterlerlermiş. Tabi halk bu, arada bir, kitlelerin bu yanlış yaklaşımından rahatsız olan insanlar çıkarmış, ama onlar, çıkarlara çomak sokabilme ihtimalleri olduğu için, daha seslerini yükseltir yükseltmez, cebren ve hile ile susturulurlarmış..Bu yöneticiler ki, en başından beri istisnasız olarak, hangi isimle tahta geçerlerse geçsinler kendilerini çok akıllı sanan bu salak halkı kazıklarlarmış.
  Bu şekilde yıllar geçmiş ama geçen yıllar bu güzel masal diyarından çok şeyler götürmeye başlamış. Güzellikleri birer birer sönmüş. Yaşaması bir eziyet haline gelmeye başlamış.
  Her görülen boş araziye binalar dikilmeye başlanmış. Bu binaların dikilebilmesi için arazi boş değilse bile bu sefer gizlice yakılmaya, talan edilmeye başlanmış. Yerine yapılan yarı tamamlanmış rezil binalar kanser gibi yayılıyormuş. Öyle ki bu binalar en ufak bir düzenlemeye dahi uyman, rüzgar esse yıkılacak binalarmış. Burada insanlar gelip arazilere bedava evler yapmışlar ama krallar ve adamları, daha sonra yeniden seçilebilmeleri garanti olsun diye bu evlere izin vermişler. Bu evlere izin vermekle kalmamışlar, halkın kalanı deli gibi paralar ve vergiler vererek evlerinin arazisini  alırlarken, gelip havadan bedavaya evlerini dikmiş bu hırsızlara, bir de evlerini meşrulaştıran tapular vermişler. Böylece kalan halkın ne kadar enayi olduğu yüzlerine vurulmuş ama elbette herkes kendi derdinde olduğu için, yüzlerine tükürülse şükür diyecek halkın umrunda bile olmamış...
  Doğada ki güzelliklere ve tarihi miraslarına hiç saygısı olmayan bu halk, ev işinde para olduğunu görünce delirmiş gibi ev yapmaya ve yaptırmaya başlamış. Destansı diyarın en güzel yerlerindeki ormanlar bu sefer yasal izinlerle kesilmiş. Yüzlerce yıllık ağaçlar katledilmiş, el değmemiş bitki ve çiçek türlerinin olduğu, nice hayvanların yaşadığı sulaklıklar kurutulmuş,hepsi öldürülmüş, parçalanmış ve yerlerine, eskiden cennet olan bu boş kabuk arazilere bakan "villalar" yaptırılmış. Kimisi toprak yokmuş gibi tarım arazisine çevrilmiş... Deniz kenarı olan her tepeye binlerce sitenin izni verilmiş.Buralardaki ekolojik denge kimsenin umrunda olmadığı için yüzlerce tür canlı yok olmuş, denizlere bu sitelerde yaldır yaldır kanalizasyon akarken, kimse de kıçını kaldırıp bir zahmet arıtma tesisi kurmamış.
  Büyük şehirlerde de durum en az sahil ve bahçelik alanlardaki kadar, hatta daha da dramatikmiş. Bir zamanlar tarihin beşiği olan bu yerlerde tarihin ağzına sıçılmış. Otel yapılabilmek için, elin milletinin toplarla tüfeklerle koruyacağı tarihi eserler, krallara ve adamlarına verilen rüşvetle, bir gece de ortadan kaldırılır olmuş. Bu salak halk o kadar gözü dönmüş, o kadar aç gözlüymüş ki asla durmamış. Ormanlar kesilip, bacak araları tartılınca ağır gelen ablalar abiler golf oynasın diye devasa oteller yapılmış. Metre karesinde 12328764 insanın yaşamaya mecbur bırakıldığı kapalı garajlı, sözde havuzlu siteler dikilmiş.Bu sitelere halkla daha da iyi dalga geçebilmek adına egenin incisi, akdenizin bebeği, istanbulun beşiği gibi isimler konulmuş, iki kıytırık maki ve zeytin dikerek ve balkon yerine cumba yaparak, o iğrenç beton yığınlarını, kendi elleri ile katlettikleri güzelliklerin sıfatlarını kullanarak satar olmuşlar..
  Orman ve Çevre Bakanlığı isimli kurumun çalışanları ve TÜBİTAK isimli bilim irfan yuvasının izniyle "zengin avcılar" yüzbinlerce dolar vererek kendilerinden çok daha değerli  olan ayıları avlayıp, yüzüp, postlarını yurtdışındaki evlerinde sergiler olmuşlar... 
  Dünyadaki en önemli doğal hayatı koruma genelgesini imzaladıktan sonra, Masal diyarına geri dönen ve koruma altındaki çok özel bir tür leyleğin tek yuva alanı olan gölün tam dibine, kendi ailesinin ortak olduğu bir havaalanı projesinin temelini attıran ve nesli tükenen kuşlar hatırlatıldığında, "gitsin başka yere gonsunlar" diyen sülaymanoğullarından bir kralları bile olmuş bu salak halkın..
 Şehrin içine de fabrikalar dikilmiş, bu fabrikaların kimyasal atık izinleri ise sadece rüşvete bakar olmuş. Gecenin geç saatlerinde kimyasal fabrika sahipleri, höndür höndür millletin havasına, korkunç zehirlerini bırakmış.Ama bu halka müstahakmış, çünkü çok az insan dışında kimsenin umranda bile değilmiş. Millet o kadar boktan şeylerle uğraşıp, birbirlerine zıttırık şeylerle hava atmakla meşgul olmuş ve köprüyü geçene kadar herkese dayı der durumdaymış ki, malesef bir tek umurlarında olmamış gerçekler...
  Hukuku sadece varlıklı ve güçlüler lehine işlemeye başlamış bu diyarın ve artık masallıktan da çıkmış. Bu canım diyar, kültürünü, geçmişini uygarlığını, güvenilirliğini, güzelliğini; doğayla ve diğer canlılarla ortak muhteşem bir hayat sürmek varken, hırs ve salaklıkla paramparça etmiş bu halkı yüzünden,  kaybetmiş...Cennet olmuş mu cehennem..Bir varken bir yok olmuş mu masal....?? Olmuş
 

  Gökten üç elma düşmüş, birisi eskiden sazlık olan bir gecekondu semtinin ortasına, birisi deniz kıyısına kurulmuş 450 evlik bir siteye, birisi de gökten geçmekte olan ve artık kesinlikle buraya uğramayacak olan kuşların yolunu hala inatla gözleyen küçük bir çocuğun başına.....

21 Mar 2012

BU MAKİNEYLE, GALAKSİLER ARASI GEZEBİLİYORUM... (ve hayır sarhoş değilim)


  Hayal kurmak çok yaptığım birşey. Tek çocuk olduğumdan, bebeyken, oyun oynama ayağına, şizo boyutlara varabilecek kadar hayal kurmaya başladığım için, şu an oldukça ileri seviyelerdeyim diyebilirim. Gerçekleşmesi mümkün hayaller de kurarım, imkansız hayaller de ..Ama benim imkansız hayallerim gerçekten imkansız oluyor. Başka yüzyıllarda ve hatta gezegenlerde geçebiliyor. Bunun da sebebi var ;

  Annem uzay filmi çok sever. Küçüklüğümden beri ne zaman fırsat bulsa onun uzay filmi izlediğini bilirim. Benim de seyretmeme izin verirdi. Yeryüzünde, 9 yaşındaki çocuğunun "Alien" filmini izlemesine izin veren tek annedir diye düşünüyorum. Ama annem o kadar keyifle izlerdi ki, ben hiç korkmaz, aksine annem bu kadar seviyorsa korkulacak birşey değil diye düşünürdüm. Bu şekilde bende bir uzay takıntısı başladı. Hatta en büyük hayalim, "astronom" olmaktı.(lütfen, astrolog veya astronot değil)..Neden gerçekleştiremedim acaba..(hala uktedir içimde..matematikte de iyiydim üstelik...)

  Ancak PLAYSTATION 3 denen makine, bu hayal kurma işini profesyonel bir hale getirmemi sağladı. Üstelik kurduğum hayali ekrandan izleye de biliyorum. Son keşfimiz MASS EFFECT 2 isimli oyun sayesinde..(oyunun 3.sü de çıktı)

  Oyun bilinmeyen bir gelecekte geçiyor. Ana karakterin adı "Kumandan Shepard" galaksiler arası ışınlanma kapıları sayesinde o galaksi senin, bu galaksi benim, samanyolu kazan, biz kepçe gezebiliyor ve bu arada yüzlerce gezegende, onlarca gelişmiş uzaylı ırkıyla beraber, işbirliği içerisinde, Dünya'yı değil UZAYI kurtarıyoruz.

  Oyunun süper tarafı, oyunun en başında, Shepard karakterini, cinsiyetine, fiziksel özelliklerine ve hatta kişiliğine kadar kendin yaratabilmen ve diğer karakterler arası, bizim seçtiğimiz yönlerdirmelerle filmleri aratmayacak diyaloglar geçebildiği, oyundan bağımsız küçük filmsel senaryolar oluşturabilmen...

  Delirdim tabi ben bunu görünce ve hemen kendi klonum, kumandan Shepard'ımı yarattım. Evet bu shepard aynı bana benziyor.

Adını "El-kan Shepard" koydum :)) İnsan türüne dahiliz :))

Kendisi ile muhteşem yerleri gezebiliyor, sadece ben değil sonraki 5 ceddimin bile muhtemelen göremeyeceği uzayın derinliklerinde cirit atıyoruz. Yaptığımız savaşların haddi hesabı yok. Gİttiğimiz yerlerde tanınıyoruz. Herkes bizi tanıyor, uzaylılar bile ismimizi biliyor ve feci saygı duyuyorlar. Emrimizde ne adamlar var..

 Yukarıda ki gibi, rengini ve şeklini istediğim gibi tasarlayabildiğim ve istediğim zaman değiştirebildiğim ve gerçek dünyada asla giyemeyeceğim bu zırhlarla cirit atabiliyoruz.
 
  Kendimi izliyorum işte imkansızları yaparken. Dövüşürken, Salari ırkının gezegeni  Sur'Kesh'de Salariliyle anlaşmaya çalışırken veya bambaşka bir nebuladaki Asari ırkının gezegeniThessia'da, kaçak başka bir ırktan bir Krogan'ı ararken görüyorum beni :)

  O kadar büyüleyici ki..Bunu ekranda, yaratılmış bir karakterin bile yaşadığını görmek o kadar heyecan verici ki...Akşam rüyalarıma girdi...Bilgisayar oyunlarını bu yüzden seviyorum işte. Galaksiler arası gezebiliyorsun hem de kafan güzel olmadan :)))


  







13 Mar 2012

İSTANBUL BİZİMLE NE GÜZEL DALGA GEÇMEKTEDİR...

  İstanbul'da yaşamak zevkli olabilir. Kimine çok hoş olanaklar sağlayan, sonsuz bir derya gibi görünebilir. Her gece öyle veya böyle yapacak birşeyler,buluşulabilecek birileri, tanışılacak yenileri bulunabilir. Ama İstanbul'da yaşamak ızdırap vericidir de..Zorlukları beraberinde getirir. Çok hoşuma giden bir laf vadır "bal veren arının, iğnesi de vardır" diye. İşte İstocuk böyle bir şeydir. Bal vermektedir ama iğnesi de vardır ve her an seni sokabilir, canını çok acıtabilir, hatta allerjin varsa öldürebilir bile.
   İstocuk'da yaşamak trafik demektir. Her büyük şehrin, kendisinden de büyük bir trafik sorunu vardır ancak başka büyük şehirlerde, genelde, trafiğe alternatif,  adı METRO olan muhteşem icatla, hayat çok daha yaşanabilir kılınmıştır. İstocuk'da böyle bir alternatif çok sınırlı olarak kullanılmaktadır. Geçenlerde okuduğum bir kitapta, Japonların hızlı trenle, sabah, 2 saatte Japonya'nın güneyinden veya kuzeyinden, Tokyo'ya çalışmaya geldiklerini ve gene aynı trenle akşam evlerine döndüklerini okudum. Kitapta sene 1984...Biz her akşam 50 km lik yolu en az 2 saatte almak zorunda kalıyoruz..İşte size tostombul  acınası bir durum. Hayatını trafiğe göre ayarlamak zorundasın. Yapacağın herşey, trafiğe göre planlanmalı ve o ilahi güç mutlaka hesaba kaltılmalı. Saat 8 de Kadıköy'de olmak isteyen, Halkalıda yaşayan  bir İstolunun, en geç 6 da evden çıkması gerekmektedir ki bu süper iyimser bir tahmindir. İsto'da her daim trafik vardır. Bir yerinde yoksa başka bir yerinde pörtlemektedir. Tren ve Metro gibi icatlara yönelinmektense, hala otobüssel çözümlere yönelindiği için de asla bitmeyecektir. Örneğin: Bahçeşehir'in içine kadar giren ve Sirkeci'den kalkan bir tren bile vardır ancak bu ve muadilleri geliştirilmektense; E5 ten şerit alan ve yokuş çıkamayan Hollanda menşeili otobüslerde, insanlar, baltık denizlerinden çıkma balıkların konservelenmesi gibi istiflenerek, gidecekleri yere varana kadar yaşam savaşı vermek zorunda bırakılmaktadırlar. Birileri feci şekilde  İstolularla dalga geçmktedir özetle ( akıllara bu işten çıkarları olan ihalecilerimiz ve bağlantıları gelmekte, kendilerine sevgilerimizi iletmekteyiz)...İstocuğun trafiği kendi içerisinde bir ızdırap kümesidir.Yazdıkça yazmayı gerektirir, önemli olan şey hayatımızdan inanılmaz çalan korkunç bir hastalık olduğu ve doğru tedavi yöntemleri bulunmuş olmasına rağmen, inatla başka tedavi yöntemlerinin uygulanması sebebiyle de süratle bu şehiri öldürdüğüdür..
  İstocuk'ta yaşamak kazıklanmak demektir.Hemen herşeyde kazıkların 3er 5er size sallanması, sizin de neşeyle bu kazıkları kabul etmeniz demektir. Normalde Anadolu'da yarı fiyatına bulabileceğiniz gıda ve giysilerin fiyatlarının, burada doz aşıma uğradığı gerçeğiyle yaşıyor olmaktır. 330cl lik suya 1TL para vermek demektir mesela, ya da ismi var diye, bir restorantta, hıyar bir salataya 15TL miniumum, baymak demektir. İstocuk size sıradan şeyleri pahalıya satmaya kalkmaz, son derece boktan şeyleri size satabilmek için acımasız satış hilelerine de başvurur. Çin'de dokunmuş bir kazağı lüks bir mağazadan, ismi var diye üstüne %3472394754933570 kar konulmuş haliyle, satın almak sadece İstolulara değil genel bütün büyük şehirli, biz salaklara mahsustur. Yıllardır bildiğimiz şeylere yeni yeni kalıplar uydurulur. Normali organik olması gerekirken, organik her gıdaya 2-3 katı para vermek zorunda kalırız. Babamlar Datça'da, bizim hormonlulara verdiğimiz fiyatın yarısına, tamamen organik beslendikleri bir hayat, sürmektedirler neşeyle...Satış stratejileri o kadar enteresan boyutlara varmıştır ki burada, millet yeni birşey mıçmak için kendisini paralamaktadır. Ne hikmetse her bir mucizevi halt burada satılmaktadır.  Lut gölünün derinliklerinden geldiği iddia edilen sular mı istersiniz, saçlarınızdaki proteinleri onardığını iddia eden spreyler mi istersiniz ( saçın yaşayan tek kısmı kökleridir. Kalan gördüğünüz şeyler yaşamamaktadır. Onları onarmak mümkün değildir.Ölüdür kardeşim onlar...dikkatli davranırsan yapısını bozmazsın, kafa derine direk sürmediğin hiçbirşey saçı onarmaz, sadece kırıklarını, çıkıklarını yapıştırıp " en fazla 1 gün kadar" onarmış gibi gösterir, o "saçın boşluklarını doldurur olalala, saçınızı onanarır palavralarına" bitarafınızla gülün..Saçınızı; kuaförün makası ve boyayla ısı şekillendirmesine biraz mesafe koymak korur.)  Kabaetlerimize süreceğimiz kremlerle iki beden incelebileceğimizi iddia eden ürünlerin kapış kapış gittiği bu diyarda, ayrıca tuhaf sektörler de peydahlanmıştır. Auranızı okuyan kişisel iyileştirme merkezleri, bir hafta boyunca çimen içirttirerek, sözde bağırsaklarımızda kayış olmuş yılların birikintilerini mıçtırtan, detox merkezleri ( doğal beslenebilsek, bağırsağımızda kayış falan birikmeyecek, birikmiş bir kayış varsa da, bunun çimen suyu içerek çıkacağına inanmıyorum)...Arada "organik" olduğunu iddia eden kuru temizlemeci bile gördüm (Nedir kardeşim lekeleri sirkeyle mi çıkarıyorsun napıyorsun????.....)
Devam edersek ; Tuhaf sektörlerin pörtlediği  İstocuk'da enteresan yeni mesleklerin de türemesi elbette Allah'ın emri Peygamberin kavlidir.  Ben sekreteri bilirdim, burada herkes "Yönetici Asistanı" olduğunu iddia etmekte ...Ya da "Deneyim Tasarımcısı" kimdir??  Neyi tasarlar???  Veya Astrolog ve numerolog adı altında insanlar gezinmektedir. Bunlar gazetelerde, magazinlerde, baya sigortalı, maaşlı, çalışıyorlar mesela... Nosyon yaratıcısı diye biri var, gururla taşıyor bu sıfatını ve para kazanıyor..Anadoluya gitse "bien noasyooon yaratıcısıyım" dese taşlarlar bunu uzaylı diye..
 Bu ve bunun gibi şeyler işte..Kendimizi paralıyoruz bu enteresan yerde, yapay olanın çok olduğu, olması gereken, doğalın yok olduğu ve çok pahalı olduğu, mütemadiyen kandırıldığımız ve kandırdığımız şehir..Bal veren, iğneli arıcık..İstocuk...Hoş balı da yapay, glikoz içeriyor ve normal fiyatının iki katı, adı da artık "arı" değil "Bal Üretim Teknisyeni" ve bu bal o kadar faydalı ki 2 hafta içerisinde sarkık göğüslerinizi dikleştiriyor veya koca göbeğinizi baklava kasa çeviriyor...

7 Mar 2012

ETİ AZALTALIM..

Eskiden, et yediğim zaman "ceset" yiyorsunuz diyen aşırı tepkili veganlara çok kızardım. Yemek yemek gibi bir konuda kimsenin kimseye bu şekilde rahatsız edici bir şekilde tepki göstermesi doğru değil derdim..ANCAAK artık onları anlıyorum. İnek, tavuk,domuz vs.. üretme çiftlikleri herhangi bir canlının bu dünya üzerinde bulunabileceği en korkunç, en eziyetli, en en en iğrenç yerler..Burada hayvanl...ara o kadar eziyet ediliyor, o kadar ızdıraplı ve acılı bir hayatları oluyor ki..Onlar,atalarımızın yaptığı gibi canlarını yemek olarak bize verdikleri için saygı duyulan hayvanlar değil..Para hırsıyla ilaçlarla ve hormonlarla devleştirilen, kifayetsiz acılar çeken, etlerini yememiz, hem bünyelerinde ki hormonlar-antibiyotikler-ilaçlar yüzüünden, hem de çektikleri korkunç acılar düşünülürse bizim için zararlı olan CESETLER gerçektende....Lütfen bir anda eti kesin demiyorum..Yapamıyoruz bunu ama azaltalım... et tüketimini azaltalım..Bu korkunç kasapların, bizi ilaçlı ve dayanılmaz acılara maruz kalmış bu zavallılarla zehirlemesine ve deli gibi paralar kazanmalarına tek engel budur..KENDİ sağlığınız içinde...
Bakabliriseniz buyrun linkler..Yediklerimiz bunlar....Bu acılar....

Tavuk çiftlikleri:http://www.youtube.com/watch?v=XXuY8rK3kTw

İnek çiftlikleri:http://www.youtube.com/watch?v=CrxvxewC-gA

Domuz Çiftlikleri:http://www.youtube.com/watch?v=L_vqIGTKuQE
Devamını Gör
· ·

29 Şub 2012

DÜNYAYI BEN YÖNETSEYDİM..

  İlluminati ile ilgili bir kitabı bitirdim geçenlerde ve akıma geldi..Acaba dünyayı ben yönetseydim nasıl olurdu.Şahane bir senaryo yazdım hemen. Gözümde canlandırması bile güzeldi.işte dünyayı yönettiğim bir hayat..
   Gücünün ve parasının sınırsız olduğu bir insanım. Dolayısıyla yaptığım herşeyi haklı çıkarabilir veya her anormalliği normal gösterttirebilirim. Hem benim yönettiğim bir dünyada bazı şeyler anormal değil normal kabul edilecekler nasıl olsa :)
   Devasa boyutarda bir yatak odasında uyanıyorum.Dünyayı yönetmek yoğun ve zorlu bir görev ve çalışma saatleri yok o yüzden istediğim saatte kalkabilirim ama elbette çok çalışmam gerekiyor o yüzden bazen günlerce yatamaya da bilirim. Her neyse yapılacak bütün toplantılar, verilecek bütün kararlar çike çike benim uyanmamı bekleyecek. Kusuruma bakma dünya...
  Yatak odası muhteşem bir şelaleye bakıyor. Ama özel camlar sayesinde sadece , lav silahına , radyasyona ve kurşuna değil aynı zamanda şelalenin gürültüsüne de dayanıklı..Şimdi burada muhteşem ihtişamımı ve para ile yıkanan hayatımı anlatmayacağım artık daha fazla..Yeterli ipucunu vermiştir şelale manzaralı oda....
   Ben iyi kalpli bir lider olduğum için kendi lüksüm yanında başka şeylere de çok önem veriyorum elbette bir taraftan.Aç ve açıkta olanlara karşı sorumluluklarımın bilincindeyim. Ve herkesin yemek yiyebildiği bir dünyada yaşamalarına özen gösteriyorum.
  Yeni dünyada çok fazla alınmış siyasi karar var, geyik amaçlı bir yazıda  onlara da çok giremeyeceğim.Girmeye kalkarsam  Marcel Proust'un 7 ciltlik Kayıp Zamanın izinde çalışmasını baştan yazmış gibi olacağımdan, ben kendime de enteresan gelen bir iki düzenlemeyi belirtmekle yetineceğim.
  Petrol ve elmas dünya iç savaşlarının, savaşlarının ve kışkırtılmış düzensizliklerin en temel taşları oldukları için bu şeytanlarla ilgilli önemli düzenlemeler getirdim.. Bunların, işletilmesi ve çıkarılması ile ilgili alınmış kararlarım içerisinde , elmasın artık çıkarılmasının yasaklanması, ve otomotiv sektöründe benzinli ve dizel araba üretiminin durdurulması ilk sırada. Başlangıç olarak uçmayan ve belli bir tonajın altında olmak kaydıyla, yüzen bütün kişisel taşıma araçlarının elektirikli hale getirilmesi mecburi. Bu teknoloji şu an var ancak petrol devlerinin çıkarlarına hizmet etmediği için kullanılmıyor. Benim yünettiğim dünyada petrol de benim, dev de, o yüzden, saklanmakta olan bu teknolojinin kullanılması mecburi .
  Kadınlar ve sonradan görme rolexli adamlar elmas takmasalar da olur artık. Şu an da var olan çıkarılmış elmaslar el değiştire değiştire gayet iyi hizmet vermeye devam edebilirler. Yenilerine gerek yok.
  Aidsin ilacı çoktan bulundu  ancak, yasal aids tedavisi o kadar pahalı ki ilaç şirketleri daha uzun bir süre gerçek çözüm yerine devletlere inanılmaz paralara şu anki ilaçları satmaya devam edeceklerdiii.Ama ben elbette buna müsade etmiyorum. Gerçek tedavi doğru fiyatla devletlere satılacak. Satılmaması halinde ilaç şirketi sahiplerine aidsli kan verilecek ve tedavi göremeyecekleri bir odaya kapatılacaklar. Böylece dünya üzerinde yaşayan milyonlarca aidslinin neler yaşadığını anlayacaklar.
  Her zaman mantıklı kurallar koymayabilirim. Dediğim gibi bu benim dünyam. Dolayısıyla, İnsanların artık hayvanlarla evcik hayvan münasebeti kesilecek. Evcil hayvan beslemek, köpekleri alıp evlerde beslemek, istediği zaman sıçmasına müsade ettirmeyip kakasını çişini tutturmak, kuşları kafeslerde çürütmek, atları patlayıncaya kadar koşturup bundan deli gibi paralar kazanmak, hayvanat bahçeleri ve hayvanlı sirkler kesinlikle ve kesinlikle yasak... Hayvanlar ancak kendi isterlerse sizin evinize girecek ve kalacaklar...
 Yememiz amçalı hayvan üretme çiftliklerine çok katı kurallar gelecek. Buradaki hayvanlar için acısız öldürme yöntemleri belirlenecek ve minicik kafeslerde iğrenç kutularda ilaçlarla besiye çekilmeleri kesinlikle yasaklanacak. Bize yemek olarak kendi canlarını feda eden bu hayvanlara, saygı gösterilecek..
  Kimse beni sevmek zorunda olmayacak. İkiyüzlü ve kikirik bir halktansa gerçek dytgularını gösteren bir halk tercih ederim.Hayatta nefret etmedim yavşak kikiriklerden nefret ettiğim kadar kimseden..
 Sevdiğim adamın bütün eski sevdikleri ve hayatına giren kadınlar işkenceyle öldürülecek ( evet dediğim gibi her zaman mantıklı olmak zorunda değilim..)
  Çok yüksek bedellerle kumar oynamak adı verilen salaklık kaldırılacak. 50000 dolar açılışlı poker masalarında  her pay sürmede Sudanlı bir çocuğun aylık yemek masrafı kadar paranın bok olduğunu düşünürsek çok haklı bir düzenleme..1000 dolara kadar kumar oynanabilecek ama kişi başı aylık 3000 doları geçemeyecek.(bu nasıl kontrol edilecek onun ayrıntıları bu yazıya çok gelir canlarım sorry)
 Sigara fabrikaları sigaranın içine kattıkları o korkunç kimyasalları katarlarsa o bacaları , fabrika sahiplerine takılacak. Sigara üreteceklerse bile saf tütünden yapacaklar. İnsanların hepsine birden,sigarayı bıraktırmak mümkün olmadığı için, hiç olmazsa içtikeri şeyin kötünün iyisi olmasını sağlayabiliriz sanırım..
 Sevdiğim adamın eski sevdikleri işkenceyle öldürülecek demiştim değil mi.. Tamam..neyse o kadınların geride kalan acılı aileleri ve sevdiklerine yüklü miktarda, vicdanımı rahatlatma parası verilecek.(nede olsa sadist değilim ben..iyi biriyim)
  Ormanlar ve denizlerin korunmasıyla ilgili de bir ton düzenlemem var elbette ama onlar klasik şeyler..Geri dönüşüm herkesin mihenk taşı olacak..Doğayı kurtarmanın en kolay yolu geri dönüşümdür..Bu heryerde geliştirilecek ve uygulattırılacak. ( evet bu noktoda geri dönüşüm için şiddetli yasaları uygun görüyorum..inatla geri dönüştürmeyenlerin, geri dönmemek üzere dönüştürülmesi hoş mesela..)

İşte böyle canlarım. Hayalim derin ve zevkli...Dünyayı yönetmek kimbilir ne kadar çılgın bir yük nasıl manyakça bir sorumluluk demektir. Çıkarsız, insanlar için ve yaşadığın gezegen için hareket edebilmek..Böyle biri yok elbette..Hiç kimse çıkarı olmadan böyle ağır bir yükün altına girmeyecektir...Hayaller güzeldir..Gerçeklerle karşılaşıp kırılıncaya kadar...





 
   

22 Şub 2012

DÜĞÜN DERNEK DİZİSİ 1 : KIZ İSTEME :)))


12 Ocak 2012 tarihli düğün dernek tuzakları ve acılar tandanslı yazımdan sonra düğün dernek yollarıyla ilgili bir yazı serisi hazırlamaya karar verdim. Düğün dernek tuzaklarında düğün mekanlarının fiyatlarından bahsetmiştim ve ne kadar basit şeylerden ne kadar çok para kopartmaya çalıştıklarından. Neyse bu seferki yazılarım "evet" dedikten sonra hayatınızı biraz olsun kolaylaştırmaya yönelik..Nacizane..Ve evet biliyorum bu yazı tamamen kızlara yönelik :)))))


İSTEME

Kız isteme olayı bizim kültürümüzde önemlidir. Çok keyifli bulduğum bu iş esnasında yapacaklarınız ve yapmayacaklarınız zaten aile tarafından dikte edileceği için ben giyecekleriniz ve süslenecekleriniz kısmıyla ilgileniyorum şu noktada.

O gün son derece sevimli ve cici görünmek belirlediğim konseptti. Bu mihvalde dantelli görüntülü bir elbise seçmeyi uygun görmüştüm. oldukça fazla yeri gezip dolaştıktan sonra MANGOda tam aradığım elbiseyi buldum.

Bu elbisenin altına siyah kalın çoraplar ve CHARLES&KEITH den aldığım ve ten rengi ve siyah karışımı ayakkabılar giydim.




Kuaföre aşağıdaki resmi götürüp bu topuzu yaptırdım ancak benim kahkülüm o kadar kısa olmadığı için kahkül kısmını dağınık bir balıksırtı şeklinde arkaya doğru örmüştük.





Her hangi bir küpe ve elbisenin yakası kapalı olduğu için kolye takmadım. Sadece çok ince bir bilezik takmıştım.


Hediye olduğu için nereden olduğunu bilemiyorum ama benzerleri her kuyumcuda var.Bence çok şık ve zarifler. Boncuk olayı ise özellikle süper :))




Makyaja gelince :))))

Yanaklar : Çok hafif pembe tonlarında bir allık kullandım.LAURA MERCIER Opera (cilt tonunuza göre en hafif olan pembeyi seçin)


Dudaklar: şeffaf parlatıcı sürdüm.MAC Plushgloss.


Gözler:Bu yuvarlak gözleri biraz daha uzun ve büyük gösterebilen bir makyaj aynı zamanda...

Fondoten surdukten sonra ten rengimde (bu sefer daha açık renk değil) bir kapatıcıyı bütün göze ve altına sürdüm.Sonra MAC Brule isimli ve ten rengi farı gözkapağına tombul bir fırçayla sürdüm (ten renginiz ne ise o renk bir far.Benim ten rengime brule uyuyor)





MAC Woodwinked isimli farı, yassı bir fırçayla, göz kapağının tam üstüne gelmeyecek şeklinde, kaş kemiği altındaki boşluğa ve gözün köşelerine sürdüm.



İnce açılı bir fırçayla MAC CArbon (veya erhangi bir MAT siyah far ) farını tam kirpik diplerine gelecek şekilde incecik sürdüm. Sonra aynı far ve fırçayla yukarı doğru minik bir kuyruk çizdim.



Aynı fırçayla göz altına da gözün yarısına kadar gene MAC Carbon farı kirpik diplerine çok yakın bir şekilde çektim


Aynı yassı fırçayla gözün köşesine çektiğim kuyruğu hafifçe kalınlaştırdıktan sonra, FLORMAR Truecolor Dipliner Siyah likit eyelinerla , eğik uçlu fırçayla çizdiğim bütün çizgilerin üzerinden geçtim.



Gözlerin içine de AVON'nun kalem şeklindeki Supershock Gel eyelinerı ile siyah çektikten sonra, CLINIQUE Fineliner for Brows 3 numara ile kaşa şekil verdim.Gerçek kaş şeklimi değiştirmeden sadece biraz düzelttim. Güçlü kaşlardan ziyade daha doğal kaşları tercih ettim.



Orjinal makyajda takma kirpikte kullanmıştım.MAC no7 takma kirpikler. Ama burada kullanmadım.Sadece alt ve üst kirpiklere bol bol siyah rimel uyguladım.Dolgunlaştırıcı özelliği olan YVES SAINT LAURENT Mascara Volume Effect 1. favorim..




Biraz yardımcı olabildiğimi umuyorum :) Bir deneyin bakalım..Bir sonraki bu dizinin yazısı nişan kıyafet ve makyajı hakkında...:)))))


18 Şub 2012

SEN HİÇ GERÇEKTEN AYNAYA BAKTIN MI?

 Hayatınız devam ederken, sabah kalkar, gece yatar, ağlar veya gülerken...  bir anda birşey olur.  Hani ani bir aydınlanış, ani bir görüş, böyle şimşek çakmış gibi bir algılayış anı olur...sizin oldu mu hiç..

  Kendinizle ilgili herşeyi bir anda kesin net ve çok net bir acımasızlıkla anladığınız bir an..Tabiri caizse ne bok olduğunuzu tam olarak kavradığınız bir an...Benim oldu sayın okuyucu..valla billa oldu ve seni temin ederim ki hiç de beklediğim gibi olmadı.

  Ben kendimle ilgili nihai gerçeği kavradığım anda, gökte gök kuşakları belirmesini, hafif bir keman eşliğinde grek korosunun HALELUYAAA diye ulumasını, tatlı bir rüzgar saçlarımın arasından eserken, bir ışık hüzmesinin beni aydınlatması falan beklerken çok farklı oldu..Bok gibi soğuk bir günde, istediğim herşeye sahip olduğuma inandığım bir anda, fevkaladenin de fevkinde bir acımasızlıkla kafama küt diye indi.. Kendinin ne olduğunu anlamak..Kendini kandırmaktan uzak, maskelerinden arınmış bir şekilde, kendine çırılçıplak bakmak zorunda olmak...Bazı şeylerin değişebileceğine ,kendinin değişebileceğine dair inançlarının gaz ve toz bulutu olması.."insan değişebilir, herkes değişebilir laylayloom" palavralarını anlamak..Kendinle geçirdiğin yıllardan sonra, seni neyin beklediğini artık iyice idrak etmek...EVET SAYIN OKUYUCU..BEN BUYDUM..DEĞİŞMEYECEKTİM..HEP BU OLARAK KALACAKTIM..Tabi okuyarak kendimi daha da geliştirebilirim, insan ilişkilerimi şekillendirebilirim, özel hayatımdaki davranışlarımı şekillendirebilirim ama eninde sonunda başbaşa kalacağım kafamın içindeki şahısla yani gerçek benle geçireceğim hayatımı şekillendiremezdim. o değişmeyecekti..İnanç kalıplarım değişebilir ama düşünce sistemim değişmeyecekti, baktıklarım değişebilir ama gördüklerim değişmeyecekti, sıkıntılarımın şekli ve şemali değişebilir ama onları yaşayış şeklim değişmeyecekti...

  Bu zor geldi bana açıkçası..Aynaya baktığımda göz göze geldiğim şahsın nihai olduğu gerçeği..Hani hepimizin ufak kusurları vardı..Hani hepimiz insandık, hatalar yapabilirdik, hani bazen nankördük bazen tamahkar...peki neden hepsi bir araya gelmeye başladığı anda kocaman bir kanbur gibi sırtımdalardı..Hani ufaktılar,tefektiler....içi dolu turşucuklarmış meğer..Bir tane aldığın anda kendine bin tane hediye etmiş oluyormuşsun...

 Ne yazık ki insan yanlız bir canlı da olsa etrafındakilerle sürekli etkileşim halinde oluyor. Sizin kendinizle yaşadığınız, anlaşamamazlık bunalımları malesef sizi sevenlere de yansıyor. İstemeden sizi sevenleri de yorabiliyor, kırabiliyorsunuz.. o zaman aynaya baktığında daha çok üzülüyor insan..İşte bu kabul etme noktasını zorlaştıran yegane etken..

Kendini kabul etmek noktasında, ne kadar kaldığını bilmediğin hayatının geri kalan kısmını da kabul etmiş oluyorsun aslında. Hayatının geri kalan kısmında kendine yaptıklarını yapmaya devam edeceğini, o kafatasının içinde olanla beraber olmaya devam edeceğini....İyi haber artık neyle karşı karşıya oduğunu ve seni nelerin beklediğini çok iyi biliyorsun demektir. Kötü haber artık neyle karşı karşıya olduğunu ve seni nelerin beklediğini çok iyi biliyorsun demektir...

Avam bir tabirle yesin ya da yemesin kendi falına bakmış oluyorsun...Tarif ve malzemeleri değişse de artık tadı aşağı yukarı aynı olan bir yemeksin sen. Tadına baktığında hoşuna gittiye ne ala..Peki ya gitmediyse..korkuyor ve üzülüyorsan....O zaman güçlü olmak neymiş öğreneceksin canım okuyucu...
Çünkü güçlü olmazsan başaramazsın...Bu yolu tamamlayamazsın...

Peki siz hiç aynaya baktınız mı?? Gördükerinizi seviyor musunuz..Onu gerçekten tanıyor musunuz..Hayatınızın geri kalanını, gördüğünüz kişiyle ve asla içinden çıkamayacağınız kafatasınızın içinde yaşayacağınız gerçeğini kabul ettiniz mi??? Peki korkuyor musunuz????

12 Şub 2012

BİR VİTNİ VARDI BİZDEN İÇERÜ..

  Whitney Houston'un shitney bir şekilde aramızdan ayrıldığı haberiyle hüzünlendim ancak kendi dertlerimle  uğraşıyor olduğum için bu habere, duyduğum anda gereken duygusal tepkileri verememiş olabilirim... Ama şimdi yapabilirim gibime geliyor.Vitni benim için, "heartbreak hotel" şarkısıdır. Ama pek çoğumuz için "and i will always love you" nakaratı akla gelmektedir diye tahmin ediyorum.

Yukarıda da dediğim gibi, gerekli tepkileri o an  verememiş olsam da (body guardı hatırlayıp hüzünlenmek gibi) bir otelde ölmüş olduğu  haberini okur okumaz, "heartbreak hotel" kafamda titreşti..Evet kalp kırıklıkları eşliğinde ve muhtemelen kafası, doping almış bir attan daha güzelken, şahlayıp gitmişti bu diyarlardan..Uyuşturucuyla verdiği mücadeleyi kazanır gibi olduğu ifadelerine bakarak, ölümüne neden olan şeylerin, eroin veya crack türevi sokak uyuşturucularından ziyade, reçeteli anti depresan ve sakinleştirici hapların alkolle birlikte tüketilmesi olduğu ilk tahminler arasında.

Uyuşturucu işin içine girene kadar muhteşem ötesi sesi ve hatrı sayılır fiziğiyle hem kulaklara hem gözlere hitap etmekteydi. Çok başarılı işlere imza atmıştı ve atmaya da devam edebilirdi ama onun yerine ne yaptı, pek çok kadının yaptığını; Gitti ve en olmayacak adama aşık oldu. O adam da onu dövdü, uyuşturucuya alıştırdı ve temelde Vitni'nin hayatını bitirdi. Gene her olmayacak adama aşık olan kadın gibi, Vitni'nin de bu adamdan kurtulması yıllarını aldı. Bu arada ne kariyer kaldı, ne gurur, otel odalarında crack pipolarıyla ve şırınglarla resimleri basında gezdi, morarmış gözleri hakkında dayak mı yoksa uyuşturucu mu diye yorumlar yapıldı, New York'lu bir evsizden çok daha korkunç göründüğü fotoğrafları magazini şenlendirdi..Evet sonunda adamdan kurtuldu ama uyuşturucu denen ikinci aşkından kopamadı..Bu aşk sadece şekil değiştirdi, sokak uyuşturucularından, doktor onaylı uyuşturuculara geçiş yaptı ve bunların da aslında diğerlerinden farkı olmadığı, dün gece fonda hiç bir şarkısı çalmazken, tek başına boktan bir otel odasında ölü bulunmasıyla, ortaya çıktı..

  Peki ben neden Vitni hakkında biraz birşeyler yazmak istedim, çünkü, bu kadını, biz Türkler için diğerlerinden farklı kılan birşeyler var. Bu kadın, hiç bir gavurun yapamadığı kadar şarkılarıyla bizim arabesk ruhumuzu doyurmayı başarmıştır .
"Bodyguard" filmiyle, senelerdir Türk sinemasının bize sunduğu, güçlü ve zengin kadın fakir erkek aşkı bu sefer, Hollywood sosuyla marine edilmiş ve içine bir tutam, o zamanlar bir ilah olan Kevin Costner katılmıştır. Senaryo bu kadar tanıdıkken ve bir de iyice lezzetlendirilmişken, Türk insanının bu filme bayılması ve mihenk taşı yapması da kaçınılmaz olmuştur.
 Şarkılarına gelince "i will always love you" kadın erkek, herkesin içerisindeki deli ve derin aşkı orataya çıkarmıştır ve bu sayede" i will always 'elle çizilmiş kalp' berkecaan,aynur,ahmet,sibel" tandanslı duvar yazıları bütün 90'lar ve sonrasında hayatımızı ve sokaklarımızı renklendirmiştir.
"i am every woman" da bize anlattığı kadın, erkeğine delice aşık ve vaatkar, oynak bir kadının gönder taşıyanıdır. Kendimizi seksi, güçlü ve yeterli olduğumuzu hissettiğimiz bir moda girmemizi sağlamıştır.
"heartbreak hotel" ve "it is not right but it is ok" de aldatılmış ama taş gibi güçlü ve yoluna devam edecek bir kadının marşlarıdır. Bu kadın ki "yaptığın doğru değil ama olsun" diyebilecek kadar cooldur. Adama dayak atmaya kalkmamaktadır, kıyafetlerini kesmemektedir, sakince adama -siktirip gitmesini- söylemektedir. Güç abidesi gibidir, dinleyene de seni anlıyorum ve yanlız değilsin güçlü ol kardeşim mesajı verir alttan alta..
Bunlar ve muadilleri şarkıları, biz Türklerin duygusal çarklarına, mükemmel uyan dişliler olarak ruhumuzu tıkır tıkır çevirmeyi başarmıştır.

 İşte bu sebeptir,  Vitni'nin ölümüne, vefakar halkımın bu derece hüzünle tepki vermiş olması. Bizi seven ve içimizden biri olan Baykal Kent'in ölümünü kimse sallamazken, vitnimiz için tek bir göz yaşı olmayı başardık.Vitni bizi bilmiyordu belki ve sanırım umrunda değildik ama koskoca bir nesil, seni her zaman sevecek Vitni bunu unutma

10 Şub 2012

NACİZANE FİKRİMİN İNCE GÜLÜ ; DUYGUSAL İLİŞKİLER

 Hayatımızda sevgilimiz veya eşimiz, yani birisi varken, iyi hatırlamak gereken, istediğimiz gibi davrandığımız, kendi çöplüğümüzde öttüğümüz dönemlerin artık sona ermiş olduğudur. Yaşanan ilişkinin güzel veya korku filmi olup olmadığına göre, bu durum son derece rahatça kabul edilebilecek bir fedakarlık da olabilir, korkunç parangalar gibi de hissettirebilir. Duygusal ilişkilerin artıları muhteşemdir ama  aşağıdakiler gibi bir çok kısıtlamayı da beraberlerlerinde getirebilirler  ve yaz yaz bitmeyebilir, önemli olan "o" kişiyle gerçekten hayatınızı paylaşmak isteyip istemediğinizdir.Elbettte o kişinin bunu için doğru insan olup olmadığı en az isteğiniz kadar önemlidir. Bİrini hayatınıza dahil ederken en basitinden bir sürü şeyden  fedakarlık etmeniz ve bu fedakarlıkları mutluluk içinde, içi gitmeden yapmanız gerektiğini de gerçekten iyi kavramış olmak gerekir.
Örneğin;
Hafta sonları istediğin saatte kalkma özgürlüğünü elinden alınmıştır çünkü ya beraber birşey yapılacaktır ya da taraflardan birisi erken kalkar sıkılır ve diğerine yamanır...

Rahatça tuvalete gidebilme özgürlüğün artık rafa kalkmıştır. Tuvalete girip herhangi bir devletin senfoni orkestrasını bastırabileceğin günler bitmiştir. Popona susturucu takman gerekir ki bu imkansızdır..İnsan zamanla bu işi öksürerek, musluk açarak,tam uygun anlarda sifon çekerek kamufle etmeyi öğrenecektir.

İnsan tek başınayken iğrenç bir varlıktır. Tek başınıza evde kimse yokken yaptığınız bütün o iğrençlikleri hatırlayın..Evettt burnu karıştırıp çıkanları dikkatle incelemek veya toparlayıp atmak bunlardan biri, işte bu ve muadili iğrençliklerin hepsi artık bir hayal olmuş durumdadır..

Kadın da erkek de imaj seçme özgürlüğünü kaybetmiştir.Kadının her giydiğinin memeleri açıktır ve erkeğin kıyafetleri korkunç kırodur.Bayıldığınız gri kazağınız, karşınızdaki tarafından memelerin beline kadar açık ifadesiyle, giyilemeyecekler sınıfına sokulabilir veya hayatta traş olmayı sevmeyen bir erkek her gün mırın kırın traş olmak zorunda kalabilir.

Sessize alınmış telefonlar veya uyurken telefona bakmama gibi özellikler ölümcül bir hal alabilir.Telefon sesine tahammül edemeyen ve sessize alan biriyseniz, bu korkunç manalara çekilebilir..Telefon her zaman açık ve temiz bir şekilde ortada ve sesi mümkünse orta veya yüksek sese ayarlanmış olarak durmalıdır.

Kavgaları ederken de seviye artık önemlidir.Eskiden kızsanız dümdüz gideceğiniz durumlarda, "bunu neden böyle yaptığını anlamıyorum veya hayır çok yanlış sen yanlışsın gibi" psikiyatrist cümlerleleri kurmak en doğrusudur, yanımızdakinin gırtlağını sıkmak veya böğrünü deşmek isterken dahi...

Karşınızdaki insanın isteklerinin zaman zaman feci şekilde sizinkiyle çatışması halinde, bazen kendi isteklerinizden fedakarlık etmek gerekmektedir. Deli gibi beğendiğiniz koltuk takımına, eşiniz "götüm gibi" diye beyanatta bulunabilir mesela..Böyle durumlarda, o dili koparıp yedirmektense, daha ortak zevke hitap eden bir koltuk aramanız ilişkinizin salahıyeti açısından gereklidir.

Karşınızdakini bazı ufak deliliklerine ve abukluklarına tahammül etmeniz gerekmektedir.Bazen bu abukluklar ve delilikler hiç de küçük olmayabilirler üstelik. Arabada giderken ve tıkalı trafikte yanınızdaki kişin radyoda çalan "girl look at that body heyyy i work out" tarzı sözler içeren şarkıyı (şarkı için bkz: link ) , "mörl lök rof hadiy yee hay wik iit" gibi bebekçe şeklinde ve son derece yüksek sesle söylemesine tahammul edebilmekdir mesela..Veya tam beraber evden çıkarken ve o kapıda beklerken, sizin obsesyona bağlayıp evi topralama hatta süpürge çalıştırmaya kalkmanız durumunda o süpürgeyle döverek sizi öldürmemesidir ilişki..

İlişkilerin ön önemli olgusu ise çok fazla şey bilmeye çalışmamak olduğudur. Çünkü bazen bilmedikleriyle mutludur insan.Karşınsındaki çok fazla deşen biri elbette kendisini rahatsız edecek birşey bulacaktır ve mutsuz olup, mutsuz edecektir..Düz duvar salak gibi davranmak değil ama devamlı bir pür dikkat halinin yanlışlığından bahsediyorum.Malesef bundan vazgeçmek, örneğin benim gibi kıskanç biriryseniz  oldukça zordur ama biraz zorlamayla yapılmayacak şey değildir.

Bu ve muadili bir sürü şeyden fedakarlık yapabilecek misiniz. Gülerek, arkaya bakmadan yapabilecek misiniz? Fedakarlıklar karşılıklı ise o zaman , o ilişki ödüllendirici ve mutluluk vericidir. Ama bir bakın bakalım, fedakarlıklar terazisi birinizde ağır basıyor mu..O zaman durup düşünmek lazım, gerçekten doğru mu diye..Burada fedakarlıklara değer biçip tartın demek istemiyorum ama hep siz fedakarlık yapıyorsanız, bu işin doğru olmadığını söylüyorum..
Özetle, fedakarlık olmadan hiç birşeyin olmayacağı  kesin. Bazı insanlar hayatlarını hep biriyle paylaşmak için doğmuş olurlarken, bazıları da asla biriyle beraber yapamazlar..Çoğumuz ise düzgün ve değerli bir ilişkinin nasıl yürüdüğünü öğrenmek zorunda kalırız..Umarım iyi birer öğrenciyizdir..